Flashback: Ağrı Dağı Tırmanışı – 3 ve Son

Zirveden inerken denk geldiğim buzullaşmış kar şekilleri gerçeküstü görüntüler arz ediyordu.
on_the_way_to_the_mount_ararat_by_suppi_lu_liuma-d2zkrr6
Fotoğraf: 5.000 metre civarı buzullaşmış karlar.
Hani çadırda serum bağlanmasını isteyen dağcı arkadaşım Bora vardı ya? Dokuz canlı olsa gerek; birinci can serumla uğraşırken zombi gibi benim arkamdan gelmiş. Zirveden inerken karşılaştık. Koşarak çıkıyordu.
Hikayesi pek hoş:

Bora’ya saat 03.00’de zirveye gelip gelmeyeceğini sorduğumda uykulu bir sesle hayır demişti. Benden hemen sonra tekrar uykuya dalmış, rüyasında apartman kapıcılarını görmüş. Kapıcıya nereye gittiğini sormuş; “Ağrı’ya zirveye çıkıyorum” cevabını alınca “Nee! Ben burda yatarken Rıza Efendi zirve mi yapacak? Hayatta olmaz!” diyerek soğuk terler içinde uyanmış, apar topar giyinmiş. Bunu gören Yasin de cesaretlenip Bora’nın peşine takılmış, ama dik çıkışın ilk metrelerinde tekrar istifra ederek projeden istifa etmiş.

Zirvedeki buzuldan sonra aşağı yolculuk başladı. Ancak, iniş her zaman olduğu gibi çıkıştan daha zordu. Fren yapmaktan bacaklarımın arka kasları titriyordu. Birkaç ay önce gittiğim Kaçkarlar’dan farklı olarak, burada patika-vari yerlerden inerken ufalanmış, kum gibi olmuş toprak devamlı kayıyor, bastığınız taşlar toprak yığınıyla birlikte aşağı doğru iniyor, insanlar zırt pırt düşüyordu. Ağrı Dağı “eski ama çürük” bir dağ olduğu için taş ve kayalar un ufak oluyordu.

4.200 metredeki kampa döndüm. Sekiz canlı Bora uçup geleli çok olmuştu. Çadırda beni bekleyen arkadaşlar sayesinde biraz dinlenebildim. Ancak, yaklaşık 10 saatlik çıkış-iniş henüz sonra ermemişti, çünkü programa göre aynı gün 3.200’deki ilk kampa geri dönmemiz gerekiyordu. Önceden anlaştığım katırcı, Dağcılık Federasyonu’ndan birilerinin “yanlışlıkla” sıraya kaynaması yüzünden benim sırt çantamı alamayacağını söyledi.

Bu arada, eşeklerin üzerine, taşıdıkları yüklerin sahiplerinin isimleri yazılmıştı. Semerinde bazı arkadaşlarımızın dağcılık hocası olan “Alaattin Bey”in etiketi bulunan katırı görünce gülmekten kasıklarımıza ağrılar girdi.

image
Fotoğraf (Anonim): Katırlarla eşya taşımacılığı; taşınan eşyanın sahibinin ismi katırın üzerindeki levhada yazılı.

Hemen herkes gittiği için ortada kalıverdik. Neyse ki, bir federasyon yetkilisi imdadıma yetişti, katırcının birini zorla ayarladı. Fakat bunun diyetini birinin ödemesi gerekiyordu: Yetkili kamptaki dağcıların yanlarında götürmedikleri çöpleri bana toplattırıp koca bir torba yaptırdı ve 1.000 metre aşağı indirmemi söyledi. Ben de iniş sırasında, arkamda altı kg’luk fotoğraf çantam, ona bağlı kocaman siyah çöp torbası, elimde kazma, bir buçuk litrelik su şişesi, zırt pırt düşe kalka kampa gittim.

İniş sırasındaki en dikkat çekici olay, önümde yürüyen birinin ufak bir taşı yuvarlaması sonucu hareketlenen orta boy bir kayanın bayır aşağı hızlanarak, hoplaya zıplaya inmesiydi. Allah’tan yolunda kimse yoktu, yoksa kaçma imkânı mevcut değildi. Kaya gittikçe hızlandı. En aşağıda karlı bölüme ulaştı. Ben kara saplanıp kalmasını beklerken sanki sektirmek için denize atılmış taş gibi hızlandı ve mermi hızında uçurumda gözden kayboldu. Vay canına!

Ben ise ağzım açık, bakakaldım. Sonra birden dank etti, panik içinde arkamı dönüp, tepenin üzerinde bize doğru inmekte olanlara korkuyla baktım. Allah’tan korktuğum başıma gelmedi.

Aşağı kampa yaklaştığımda, o ana dek farketmediğim bir gerçekle yüzleşme zamanıydı: Bizim 250 kişilik kampımıza nadiren jet hızıyla gelen ve yine jet hızıyla kaybolan birkaç kişilik gruplar halindeki komandolar vardı. Meğer bunlar kampımızdan bir-iki dakika uzaklıkta, yukarıda kayalar içinde kamufle olmuş, bizi korumakla görevli, kocaman, tam teçhizatlı bir komando birliğinin üyeleriymiş. Bizi sabah akşam gözlem altında tutarlarmış. Fedakâr Mehmetçik, “zıpır” dağcılar yüzünden dağda azap çekiyormuş.

Kampa vardığımda artık bitap haldeydim. Önceki gün altı-yedi saatlik çıkıştan sonra gece iki-üç saat uyuyup, o gün sabah üçte kalkarak 12 saat yürümek, masabaşı çalışan bir finansçının olağan günlük programına göre bir nebze yüklü sayılırdı.

Akşam menüsü mükemmeldi: Bizim gruptaki hanımların yaptığı ton balıklı salata, oksijen eksikliğinden yanmayı yine reddeden ocakta pişememiş blok hamur halindeki makarna, ve… komşulardan alınmış çikolatalı sufle! Kat kat giyinmiş olmama rağmen titreme geldi, ardından kayalıklar arasında klasik WC molası ve hemen hoooorrrr..

He he he… Ne mümkün?

Birkaç gündür uyku tutmadığı için planladığım Zihni Sinir “procesini” hayata geçirmiştim. Omuzlar yüzünden iki kişilik çadırda üç kişi sığışamadığımızdan, ben ortada ters yönde yatıyordum. Çadır aşağı doğru meyilli bir arazide kurulmuştu, bu yüzden matın başa gelen tarafını düzleşsin diye giysi v.s. ile doldurmuştum. Tabii evdeki hesap Ağrı’ya uymadı, hâlâ baş aşağı kaldığım için gece burnum tıkanarak uyandım. Uyku tulumundan çıkıp iki kişi arasındaki dar yerde ayağa kalkmadan ters dönmek pek de kolay değilmiş. İşin komiği, benim ters yatmamdan kaynaklanan boşluğu arkadaşlar baş ucunda gayri ihtiyari yayılarak doldurmuşlar. İte kaka aralarına girip onları köşelere yolladım.

Ertesi sabah, federasyon üst düzey yöneticileri halimize acıyıp bizi sucuklu yumurtaya davet ettiler. Hayatımın en lezzetli kahvaltılarından biriydi.

image
Fotoğraf (Anonim): Üstte soldan itibaren Özlem, Yasin, Gülten, Bora, Federasyon yetkilisi. Altta çömelmiş olan benim.

Suyumuz bitince iş başa düştü, çadır çadır dolaşıp su dilendim. İçlerinden biri ise aklımda yer etti. Verebilecek fazla suyu olmamasına rağmen matarasını benimle paylaşan, İzmir Dağcılık Kulübü’nden bir hanım. Valide tarafından memleket kanı çekti herhalde.

İniş sırasında, ayaklarımın su topladığı ortaya çıktı. Yürümek pek rahat değildi.

Ağrı ise muhteşemdi. Oldukça nadir karşılaşılan bir berraklıkta, çıplak, bulutsuz bir zirve. Deklanşör fazla mesai yaptı.

IMG_3295
Fotoğraf: İniş sırasında Ağrı.

O sırada, fazla mesai yapan başka bir şey daha vardı.

Bağırsaklarım…

Taşlarla çevrilmiş ve hayvan sürüsü sahiplerinin geçici olarak kullandığı barakalardan birini gözüme kestirdim, yukarıdan gelen grupların menzil dışı olduğunu gördüğüm anda oturup hacet gidermeye başladım. Ancak, anlaşılan uzakları kollarken yakındaki birini atlamışım. En heyecanlı yerinde önümden geçmez mi? Ben adama “Buraya sakın bakma, bakma, bakma!” diye içimden haykırırken, bahtsız benden habersiz yanımdan geçip gidiverdi.

Aklıma o ünlü Temel fıkrası geldi:

Bültenlerde flaş haber olarak “Dört ayaklı uzaylıların dünyaya geldiği” duyurulur ve bütün Karadenizlilere bir uzaylı ile karşılaşmaları halinde ilk önce isimlerini, sonra o anda ne yaptıklarını söylemeleri salık verilir.

Haber bültenini can kulağıyla dinlemiş olan Temel, karanlıkta yerden bitme dört ayaklı bir yaratıkla karşılaşınca hemen tavsiye edilen şekilde seslenir:

“Merhaba uzaylı, ben dünyadan Temel, Trabzon’a gideyrum”.

Yaratık cevap verir:

“Merhaba Temel, ben Rize’den Tursun, sıçayrum”.

Sağ salim Doğubeyazıt’a indik. Van’a giderken minibüste yorgunluktan sızmışım. İshal ise iki-üç gün daha devam etti. Beş kilo vermişim.

Ağrı Dağı tırmanışı maceramızdan geriye bu hoş anılar ve fotoğraflar kaldı.

Eylül 2002

Advertisements

4 thoughts on “Flashback: Ağrı Dağı Tırmanışı – 3 ve Son

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s