Flashback: Ağrı Dağı Tırmanışı – 2

Sabah harekât merkezinde toplandık ve MAN marka kamyonların dorsesine (arkadaki yük taşıma bölümüne) doluştuk. Açıkta ayakta gittik, bir süre sonra ana yoldan ayrıldık. Ağrı’ya çıkan toprak yol çok kötü olduğu için 2.000 metre civarında kamyonlar daha fazla devam edemediler. Aşağı inip beklemeye başladık. Annesinden süt emen tayın fotoğrafını çekerken yukarı, zirveye doğru baktım. Ve bir anda soğuk ter boşandı. Mağrur ve heybetli Ağrı herkesi aşağılıyordu.

image

Fotoğraf: Bulutlu zirvesiyle Ağrı.

Bizi bekleyen onlarca katırcıya eşyalarımızı emanet ettik. Sohbet sırasında Ağrı’daki mevcut katırcı mafya başının o sene rakip katırcıyı nasıl vurdurtup katır cennetine yollattığını öğrendik. Ayrıca, elindeki tapuda “Ağrı Dağı” yazan bu ağanın bölgenin en nüfuzlu kişisi olduğunu da.

3.200 metredeki ilk kampımıza kadar 1.000 küsur metreyi hızlı bir tempoda çıktık. Çadırları kurduk. Bir sonraki kamp olan 4.200 metrede 250 kişilik yer bulunmadığından zirveye çıkış için ekibi ikiye böldüler. Biz orada kalan ikinci ekipte yer aldık. Benim beş kişilik arkadaş grubum tortulu kaynak suyunun ve yüksek rakımın etkisiyle telef oldu: İlk gün akşam itibarıyla hemen herkes bağırsak ve mideyi bozup baş ağrısına yakalanmıştı.

Ödünç aldığım çadırı maceraya birlikte çıktığımız arkadaşlarıma verip, iki kişilik çadırda iki kişi kalan, tecrübeli iki dağcı olan Bora ve Yasin’e katıldım.

O gece çadırdaki kadar bunaldığımı pek hatırlamıyorum.

Uyku tulumu zaten klostrofobik bir şey, ayaklarınız yapışık, içeride hareket edemiyorsunuz. Üstelik ben “sazan gibi” kıyafetimle yatmışım. Gecenin birinde uyandım. Hareket edemiyordum. Çadırı meyilli arazide kurmuşuz, uyku tulumu üzerinde bulunduğu mattan aşağı doğru kaymış. Sağımda ve solumda nefes mesafesinde iki kişi, ortadayım, onları uyandırmamak lazım.

Yarabbi!

Uyku tulumundan nasıl zar zor çıktığımı, bacaklarımı ve kollarımı nasıl oynattığımı hatırlamıyorum. Doğrulup biraz nefes almaya çalıştım. Çadırın içi buz gibiydi. O sabahı nasıl ettim bir ben bilirim.

Ertesi gün herkesin sağlığı düzeleceğine daha da bozuldu, bende ise pek bir farklılık yoktu: Sabah iki, akşam iki posta kamp civarında gizlenecek kayalık arayıp doğayı şenlendiriyordum. Bağırsakların durumu vahimdi, çok etkili bir ilacı (Sevgili Güçlü’nün “beton ilacı” diye tabir ettiği Lomotil) çifter çifter almama rağmen beni sadece gün içi idare edebiliyorlardı.

Bu arada ilginç karşılaşmalar olmuyor değildi. Mesela, Bora ile gün batımını seyredelim demiş, biraz kamptan uzaklaşmıştık ki, bir anda üç-dört metre önümüzdeki kayalıkların ardında bir adam telaşlı bir şekilde ayağa kalkıp pantalonunu çekiştirmeye başladı. Bilmeden adamın hususi WC’sine girmişiz.

29 Ağustos sabahı üst kamp için yola koyulduk. Yolda bizim 15 kişilik ekibin liderinin yanlış rota seçimleri yüzünden “çarşak”lara (taşlık zemin) girmemiz dışında vukuatımız olmadı. 4.200 metreye önceden varıp güzel çadır yeri seçtik. Ancak, grup dökülüyordu. Biri ishal, tuvalet için acil yer arıyor; diğerleri istifra ediyordu (nazik Arapların kusma faaliyeti). Bora ise çadırdan başını çıkaracak durumda değil, Doğubeyazıt’a gidip serum bağlatmaktan söz ediyordu.

Akşam bizim gazlı ocak incelen hava yüzünden tutuşmayınca yan çadırdan ödünç ocak alıp Bora ile çorba yaptık. Ben çadırın önünde çömelmiştim, o da içeride doğrulmuş çorbayı karıştırıyordu. O sırada olan oldu, biraz önce “Miden kötü ise torba al yanına” dediğim Yasin tepkili motor gibi çadırdan dışarı sarkıp üzerime…

…kusuverdi.

Ayağa fırlamakta yeteri kadar hızlı hareket edemedim maalesef, polar pantolon battı. İşin kötü tarafı pantalonu zirve çıkışında giymek zorundaydım. Nitekim, pantalonu temizlememe rağmen, ertesi gün her sol adım atışımda burnumun direği kırıldı.

İşin bir başka yönü ise çorbaydı. Acaba Yasin istifra ederken hemen yanımdaki çorba tenceresine sıçratmış mıydı? Fenerle tencereye baktım, bir şey göremedim. Bardağımı daldırıp içini çorba ile doldurdum ve içmeye başladım. Vee, ağzıma gelen bir parça ile sorunun cevabını öğrendim.

Maalesef, çorbaya yabancı bir madde karışmıştı.

Çadır önündeki “kuskus”lu bölgeyi toprakla kapatıp çorba yapılan tencere ve bardakları da elde kalan son su ile temizledim. Bu arada, Murphy kanunları hâlâ geçerli olsa gerek ki hava karardığında el fenerimin pili bitti. Çanta hafiflesin diye yedek kalem pilleri Doğubeyazıt’ta bırakan ultra zeki zat-ı muhterem’e (yani ben) saygılarımı sundum. Fener bitince çadırın kazıklarına ayağım takıldı ve yeni yıkadığım kap-kacak benimle birlikte paldır küldür yeri boyladı.

O gece karnım doymayınca, çadır kurulan bölgeleri ayıran kayalardan atlayıp yan komşunun makarnasına dadandım. Yağsız ve tuzsuz makarna yanında çay! Bu mükellef akşam yemeği kaskatı kesilmiş pide ve krem peyniri ile şenlendi. Yatmadan önce, çadır arkadaşımdan kafaya monte edilen fener ödünç alıp kayalar üzerinde akrobasi yaparak Doğubeyazıt’a nazır tuvalet güzel bir fikir gibi durmuştu ama, bacaklarımın arasından süzülen “meltem” yüzünden popomun bu kadar üşüdüğünü hiç hatırlamıyorum.

Yattıktan iki saat kadar sonra, Yasin’in böğürmesiyle zirve öncesi derin bir uyku çekme hayalim suya düştü.

Sabah 03.00’de kalkış. Zirve için son etap ama çadırdakilerin gelecek halleri pek yoktu. Bizim gruptan bir tek ben çıkacaktım! Foto çantasını boşaltıp su, emniyet kemeri gibi malzemeleri doldurdum. Yine yan çadırdan alınmış bir bardak çorba ile kahvaltı edip karanlık ve ayazda Robocop gibi kat kat giyinerek yukarı yollandım. Toplanma yeri hareketliydi, ben kazmayı sabitlemek için bir ip sorunca, grup lideri sinirlenip kazmayı sırtımdan aşağı sokuverdi.

“Şükür Allah’ıma, bir de aşağıdan yukarı soksaydı halim nice olurdu?” diye avundum.

Liderimiz canlı bir sesle, “Herkes hazır mı, kuvvetli kahvaltı ettiniz mi?” diye sorduğunda ben “Keh küh, ben pek edemedim” diye ağzımda geveledim. Karanlıkta yüzü seçilmiyordu ama cevabındaki ses tonundan beni ilk görüşte çok sevdiği anlaşılıyordu.

Karanlık. Kimse fenerini kullanmıyordu, öndekinin konsantrasyonunu bozmamak için. Çok dik bir yamacı, kayaları tırmanıp yürüyerek çıktık. Açlığımı ballı çubuk yiyerek gidermeye çalışıyordum. Bir buçuk saat kadar sonra gün ağardı. Hava serindi ama manzara bunu unutturuyordu.

Bu arada son derece sakin gözüken 4.200 metre kampında arkamda yürüyen dağcının kolunun incindiğini öğrendim. Meğer önceki gece çadırlarının üstüne bir kaya parçası düşmüş !

Zirveye doğru yavaş fakat herkesi geride bırakan bir tempo ile çıkıyordum. Herhalde ishal turbo etkisi yaratmış olmalı. Çıkarken bir baktım, rakım hastalığına yakalanan bir doktor, herkese tavsiye ededurduğu tedaviyi kendisi uyguluyordu: Bir başka deyişle, iyi hissedene kadar yokuş aşağı inerek basınç dengesini yakaladıktan sonra o seviyede biraz dinlenip, sonra tekrar çıkmayı deniyordu.

4.900 metreye gelince, o ana kadar sabreden kalbim fazla mesai yapmaya başladı. Geri inme metodunu pas geçip sık sık mola verdim. Kelebek kalbim bir süre sonra ancak duruldu.

5.000 metreye gelince, artık her yer karla kaplıydı. Tecrübeli bir dağcı çıkışın en tehlikeli noktası olan geçit öncesi bana yardım etti, emniyet kemerimi taktı. İpin nasıl bağlanacağını, klipsin nasıl takılacağını, botların altına geçirilen kramponların nemenem birşey olduğunu orada öğrendik. En ilginci ise kazma: Eğer ayağımız kayar da buzulda düşersek, emniyet kemeri tutmadığı takdirde hayatımızı kurtaracak alet buydu. Kazmayı buza bütün gücümüzle saplamamız gerekiyordu, yoksa aşağı doğru yuvarlanıp oradan gözükmeyen uçuruma düşebilirmişiz. Tıpkı Atlas Dergisi’nden tecrübeli dağcı İskender’in fotoğraf çekerken ayağının kayıp Cehennem Deresi denilen bu yerde birkaç ay önce hayatını kaybetmesi gibi. Çok sevimli.

image

Fotoğraf: Cehennem Deresi geçişi. Arka planda Ağrı zirvesi.

Tek başıma hafif yana meyilli tepede, emniyet kemerinin klipsini ipe geçirip yürüdüm. Bu ip hattını sabah ilk çıkan tecrübeli dağcı grup döşemişti. Her 20 metrede bir kazık olduğu için durup klipsi eski ipten çıkarıp yeni ipe bağlamak gerekiyordu.

O anda ayağım kaysa? Kazmam vardı ya!

Aslında gözüktüğü kadar zor bir şey değil, uçurumu görmediğimiz için çok heyecanlı da sayılmazdı.

Asıl zorluk ise, dik tepeyi çıkarken sağdan esen rüzgârdı. Dondurucu! Yorulunca durmak istiyorsunuz ama, o kadar soğuk ki, durmak donmak demek. Hava süper, istisnai bir şekilde gökyüzü açık ve maviydi. Dağcıların hep dedikleri gibi: Ağrı’nın zirvesindeki hava durumunu aşağıdan kestirmek neredeyse imkânsız. Aşağıda yaz varken burada kış kıyamet olabiliyor, ya da tam tersi.

Küçük Ağrı, neredeyse 4.000 metre ama, ufacık gözüküyordu.

image

Fotoğraf: Küçük Ağrı.

En sonunda Türkiye, Orta Doğu ve “Balkanlar”ın zirvesine ulaştım. 5.137 metre.

Dünyaya tepeden bakmak ilginç bir duygu. “Becerdim” dedim.

image4

Fotoğraf: Ağrı Dağı zirvesi.

Birkaç fotoğraf çektikten sonra bir kareyi de oradakilerin beni çekmeleri icin ayırdım. Ancak, foto çekmek için eldivenlerimi her çıkardığımda ellerim dondu ve hissizleşti. Morardıklarını gördüğümde ise nihayet inmeye karar verdim.

Advertisements

2 thoughts on “Flashback: Ağrı Dağı Tırmanışı – 2

  1. Ne maceraymış !!! Hiç uzaktan göründüğü gibi “cool” bir atraksiyon değilmiş birader. Riskleri ve meşakkatleri soğuk terler döktürdü okurken. Yine de iyi ki tırmanmışsın ve sağ salim inmişsin.
    Bir de bu kadar ayrıntıyı nasıl hatırlıyorsun? Tebrikler…

    Liked by 1 person

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s