Flashback: Ağrı Dağı Tırmanışı – 1

image

Fotoğraf: İshak Paşa Sarayı, Eski Doğubeyazıt.

 

Ağrı Dağı bir efsane. 5.137 metrelik zirvesi ile Avrupa’da Alplerle başlayan dağ silsilesinin Anadolu’da Toroslarla İran’a devam eden kolunun en tepe noktası. Aynı zamanda sönmüş bir yanardağ. En son 1840 yılında bir deprem sonrası kraterinden madde püskürtmüş.

Bazılarınca erişilmez olduğu düşünülen bu muhteşem dağın efsanelere konu olması ise şaşırtıcı değil elbette. Ermenilerin Ararat dedikleri Ağrı Dağı Eski Ahit’te bu adla geçiyor ve Nuh Peygember’in ünlü gemisinin kalıntılarının burada olduğuna inanılıyor.

Azameti karşısında etkilenen Marco Polo’nun zirvesinden hiç eksik olmayan karlarıyla çıkması zor bir dağ olarak nitelediği Ağrı Dağı’na ilk resmi tırmanış Ekim 1829’da Alman kaşif ve doğabilimci Friedrich Parrot tarafından gerçekleştirilmiş. Türklerce ilk kış tırmanışı ise Şubat 1970’de Dağcılık Federasyonu eski başkanlarından Bozkurt Ergör tarafından yapılmış. 1980’li yıllarda binlerce dağcının çıktığı Ağrı’ya giriş 1990 yılında terör sebebiyle yasaklanmış. 1998’de Dağcılık Federasyonu’nun bir grup dağcıya izin vermesiyle bu yasak kaldırılmış. Biz de bu yasağın kaldırılmasından dört sene sonra oradaydık.

Ağrı Dağı’na bizim kullandığımız batı güzergahından yaz aylarında çıkmak çok da zor değil. Öyle kayalara iple tırmanmak zorunda değilsiniz, zirveye yürüyerek ulaşılabiliyor. Etrafta ağaç ve yeşillik 3.500 metreden sonra yok. Her yer taş ve toprak.

Ağrı Dağı’na tırmanma fikri aslında Dağcılık Federasyonu’ndan kurmay yarbay arkadaşımız Nejat Akıncı’ya aitti. Yakın arkadaş grubumuzdan Gülten, Özlem ve beni “70 yaşında insanlar zirve yapıyor, siz mi çıkamayacaksınız?” diyerek ikna etmişti. Aylar öncesinden hazırlıklara başlamış, en önemli unsur ayaklar diyerek yeni dağ botları ve çoraplar satın almıştık. Mont, eldiven, mat, uyku tulumu ve çadırı ise dağ rehberi yakın dostum Güçlü ödünç vermişti. Enerji veren barlar ile kareyi tamamlamıştım.

Son iki senedir haftada üç gün Aikido kursuna gidiyordum. Hatta sınıfın en haylaz öğrencisi olmama rağmen hocanın ittirmesiyle kahverengi kuşak bile olmuştum. Bu antrenmanlar sayesinde hayatımın en formda dönemimi yaşıyordum. Ancak, son dönemde ciddi bir sorun ortaya çıkmıştı. Aikido hocamız Lemi Bağdatlılar’ın her seans öncesi ısınmak için uygulattığı bir hareket dizlere ciddi yük bindiriyordu. Siz yerde oturan birine elle saldırı yapıyor, o da hamlenizi bileğinizi çevirerek savuşturuyor, sizin havada perende atarak sağ diziniz üzerine düşmenizi sağlıyordu. Bu hareketi o kadar çok yapıyorduk ki, kurstaki birçok kişi gibi ben de her iki dizimi birden sakatlamıştım.

Ağrı öncesi antrenman babında Trans Kaçkar yapmak istiyordum. Böylece kendimi iyice tartacaktım. Ancak, öncesinde bir ortopediste gözükmem şart olmuştu.

Doktorum sağ diz MR’ımı eline aldığında kaşlarını kaldırıp “İç kapsül zedelenmiş, ödem oluşmuş, menisküs yırtık başlangıcı da var” dedi. Söylediklerinden yolda yürümem bile sakıncalı durmuştu gözüme. Yine de cesaretimi topladım ve her zamanki gibi en can alıcı noktaya yöneldim:

“Doktor Bey bu dizle Ağrı Dağı’na tırmanabilir miyim?”

Ortopedistim asker kökenli olmasının da etkisiyle belki, beni göklere uçuran cevabı yapıştırıverdi:

“Ağırlık taşımazsanız sorun olmaz.”

Ağrı Dağı macerası önündeki son engel de ortadan kalkmıştı.

2002 senesinin 26 Ağustos günü Van’dan Doğubeyazıt’a geldim, İran sınırının dibinden, Tendürek Dağları’ndan geçerek.

Minibüsten indiğimde sırt çantam için bir taksi kiraladım. Bu, 10 yaşlarında bir seyyar satıcının tekerlekli arabası idi. Taksimetre 250 bin TL yazdı. Malum sıfırları attık, şimdilerin parasıyla 25 kuruş… 🙂

İsfahan Otel, Dağcılık Federasyonu tarafından düzenlenen bu organizasyonun harekât merkezi idi. İşin aslı şu: Her sene geçmiş cumhurbaşkanları şerefine Türkiye’nin belli başlı zirvelerine tırmanışlar düzenleniyor. En önemlisi, Atatürk adına Ağrı’ya yapılan tırmanış. 2002 senesi, üstüne üstlük UNESCO tarafından “Dağlar Yılı” ilân edildiği için hem yerli hem yabancı katılımcı çok fazla olmuş; önceki senenin iki katı, neredeyse 250 kişi!

Harekât merkezinde toplandığımız gün, onlarca minibüse doluşup kent merkezine düz ayak beş kilometre uzaklıktaki İshak Paşa Sarayı’nı ziyarete gittik. Eski Doğubeyazıt 1938 yılında devletin zoruyla sarayın olduğu bölgeden ovadaki mevcut yerine taşınmış. Bir bakıma Ürgüp’te, Hasankeyf’te yaşanan burada da olmuş. Eskiler emniyet kaygısıyla şehirleri kayalıklarda kurup verimli ovaları tarıma ayırırken, yeniler artan nüfus, düzlükte yaşamanın kolaylığı ve yerel otoritelerin “ikna gücüyle” şehri taşımışlar. İshak Paşa Sarayı çevresindeki ev ve yapılar ise terk sonrası viraneye dönmüş.

Yapı, kubbesi ile Türkistan, kapısı ile Selçuklu ve planı ile Osmanlı mimarisinden esinlenmiş bir sentez. 50x115m’lik boyutuyla bir futbol sahası büyüklüğündeki İshak Paşa’nın harem bölümü iki, diğer bölümleri tek kat olarak tasarlanmış. Yapının, dünyanın ilk kalorifer tesisatı döşenmiş sarayı olduğu söylense de, yapım süresi dikkkate alındığında bu iddianın doğruluğunu ispat etmek oldukça güç.

Yıllar önce rehberlik yaptığım dönemde birkaç defa görmüş olmama rağmen İshak Paşa’nın adam akıllı fotoğraflarını çekememiştim. Etraf kalabalık iken fotoğraflamak nafile bir uğraş olduğu için, dağcı arkadaşların toplanıp gitmelerini bekledim. Bu arada, bir önceki günki gibi sağanak fırtına geliyordu, şansıma son anda bulunduğum yeri teğet geçti.

image

Fotoğraf: İshak Paşa Sarayı önünde sakallı amca, Eski Doğubeyazıt.

 

Herkes gitti, ben yalnız başıma kaldım. Vasıta bekleyen kır sakallı, beyaz sarıklı, 19. yüzyıl kitaplarından fırlamış gibi duran tek gözü âmâ amcayla kısa bir sohbet sonrası susamlı çubuk ikramı yaptım: Malum, fotoğraf çekmeden önce arayı ısıtmak gerek. Ama, o da ne? Amca ben “fot” demeden fotoğraf çekmek istediğimi anladı ve kendiliğinden “Hepsi çekti zaten, sen de çek istersen evlât” deyiverdi. 🙂

image

Fotoğraf: Neriman ve Yıldız kardeşler, Eski Doğubeyazıt.

 

Çevreyi turlarken, iki çoban kızkardeşle karşılaştım. Keçilerini otlatıyorlardı. Elmayı ve bisküvileri paylaştık. Neriman ve kardeşi Yıldız o kadar sevimli ve dost canlısı idiler ki, arka planda İshak Paşa varken birkaç fotoğraflarını çekmeden edemedim.

Onlardan ayrıldıktan sonra dere tepe düz gittim. Amacım İshak Paşa ve Ağrı Dağı’nı aynı kareye sığdırmaktı. Dik tepelerden birinden inerken sırtımdaki sekiz kiloluk fotoğraf çantası ile az kalsın aşağı yuvarlanıyordum. Ne zaman ki hedefler tam aynı kareye girdi, bu sefer de çoban köpeklerinin saldırısına uğradım. Beni melek yüzlü Acem güzeli bir genç kız kurtardı. Sohbet sırasında, onun daha önce fotoğraflarını çektiğim çoban kızların ablaları olduğunu öğrendim. Dünya küçük, İshak Paşa doğal olarak daha da küçük.

Sonra saraya geri dönmek için oto-stop çektim; oto yerine bir minibüs stop etti. Kayan kapıyı açıp boş arka kesime atladım, bir baktım ticari bir araçmış, bindiğim yerde koltuk yok, arka ile ön taraf arasında ise ufak bir demir parmaklık var.

Seyir halindeyken ön tarafta oturanlarla ayakta demir parmaklıkların arasından sohbete başladım. Klasik “Memleket nere kardeş?” sorusuna ben “Ürgüp” diyince, “Ben çok iyi bilirim Ürgüp’ü” dedi şöför olan, “Çok gittim oralara”. Dumura uğramış vaziyette “Hayrola?” dedim, “İş için mi?”. “Yok” dedi, “Abim Nevşehir kapalı cezaevinde yatıyordu, onu ziyarete giderdim”. Sordum “Pekeke mi?”. “Hee” dedi, “Pekeke”. Ben de demir parmaklıklara tutunarak dengemi sağlamaya çalışırken kendi kendime söylendim, “Oğlum, var ya, sen bittin…”

Oysa, adamlar “savaş”ın bitmesinden memnuniyetlerini belirtip beni nezaket gösterip istediğim yere kadar götürdüler. Ülkenin doğusunda teröre, “terör” değil “savaş” diyorlar.

İshak Paşa’da gün batımını ayazda izleyip yine otostopla Doğubeyazıt’a döndüm. Günbatımında bulutların Türkiye haritasına benzer oluşumu 30 Ağustos Zafer Bayramı öncesi ilginç bir manzara sunuyordu.

turkish_flag_by_suppi_lu_liuma

Fotoğraf: Günbatımında İshak Paşa ve Türkiye haritasına benzeyen bulutlar.

 

O akşam sindirim sistemim iflas etti, herhalde başıma güneş geçmiş, gün batımında da üşütmüş olmalıyım. Geceyi tuvaletle yatak arasında geçirdim. Enteresan bir rotaydı, biraz monoton ama… Ertesi sabah birkaç kilo hafiflemiştim.

Gece tek ziyaretçim, bizi bu maceraya ikna eden, Dağcılık Federasyonu’ndan yakın dostumuz Nejat Hoca oldu. Çıkış için bana kramponlarımı getirmişti. Her zamanki pozitif enerji yayan tarzıyla beni çıkış için motive etti.

Buna gerçekten de ihtiyacım vardı.

Advertisements

4 thoughts on “Flashback: Ağrı Dağı Tırmanışı – 1

  1. Ne guzel rotaymis. Fotograflar ve isik da cok etkileyici. Agri dagi ve Ishak Pasa Sarayi birlikte olan kare var mi merak ettim. Devamini heyecanla bekliyorum Erdem cim

    Liked by 1 person

  2. Emeğine sağlık Erdem’cim. 1987’de Profesyonel Rehberlik tatbiki gezisi sırasında, İshak Paşa Sarayı ‘nı ve bölgeyi birlikte de gezdiğimizden, ayrı bir keyifle, gözümde canlandırarak okudum yazını. 😗

    Liked by 1 person

    1. O gezinin İshak Paşa ziyaretini pek hatırlamıyorum. Çil yavrusu gibi dağılıp sarayı bilen rehber arkadaşlardan bilgi almıştık galiba. Herhalde 200 kişilik iki ziyaretçi grup da bunlar olsa gerek onca senedir. Sevgilerimle.

      Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s