Safra Atma Zamanı

image

Fotoğraf: Sossusvlei, Namibya.

 

3 Kasım 2014

Hastanede yatarken ciğerlerimden sıvı alarak çeşitli hastalıkları test etmişlerdi. O dönemde hem ciğer sıvısından yapılan kanser hem de verem için balgam testi negatif sonuç vermişti. Ancak, 50 gün süren tüberküloz kültür testinin sonucu pozitif gelmiş. Gerçekten taşıyıcı mıyım yoksa hasta mıyım henüz kesin değil ama, doktorum mevcut durumumu ve yapılan testin ciddiyetini dikkate alarak hemen tedavime başlıyor.

Verem veya tıp çevrelerindeki yaygın ismiyle tüberküloz tek mikrobun sebep olduğu en ölümcül hastalık. Her yıl dünyada yaklaşık 10 milyon kişi bu hastalığa yakalanıyor, beşte biri maalesef kurtarılamıyor.

Hastalık solunum yoluyla, öksürerek, hapşırarak bulaşıyor. Ancak, otobüste, metroda, lokantada bulaşma riski son derece düşük, merak etmeyin. Veremin bulaşması için aynı ev veya iş yerinde sürekli aynı havayı solumak gerekli. Çatal, kaşık, bıçak, tabak, bardak, giysi gibi nesnelerle, kan ile, cinsel ilişki ile hastalık geçmiyor. Tedavi başladıktan kısa bir süre sonra bulaşıcılık hali bitiyor.

Türkiye’de verem çok yaygın. Nüfusun beşte biri, yaklaşık 15 milyon kişi enfekte durumda, yani taşıyıcı. Bunların sadece %10’u hayatlarının bir döneminde verem hastası oluyor, kalan çoğunluk ise bu hastalıktan habersiz yaşıyor. Bir başka deyişle, bindiğiniz bir metroda 100 kişi varsa, 20 kişisi tüberküloz taşıyıcısı, ikisi ise hayatlarının bir döneminde bu hastalığa yakalanacak!

Tedavi şansı artık çok yüksek, devlet kontrolünde Verem Savaşı Dispanserleri’nce sağlanıyor. Dört ilaçla en az altı ay süren bir tedavi süreci var. Sağlık Bakanlığı son derece rahat anlaşılır, pratik broşürler hazırlamış, hastaları da sıkı takibe alıyor.

Güzel haber şu ki, benim hastalığım ciğerlerimin çok derinlerinde ve balgam dışında bulaştırma ihtimalim pek yokmuş. Çevrem için teorik olarak risk yaratmamın mümkün olmadığını, maske bile takmamızın gerekmediğini söyledi doktorum. Ailemin bile balgam testi yaptırmasına hacet yokmuş. Nasıl rahatladığımı anlatamam.

Ringde karşımda ağır siklet dünya boks şampiyonu var ve bir iki ayda bir karnıma esaslı bir yumruk yiyormuşum gibi hissediyorum.

Son üç ayda kortizona bağlı avasküler nekroz teşhisi, kalçada ödem, akciğer ve karaciğere yeni iliğin saldırması sonucu sürekli yüksek ateş, gözde kortizona bağlı katarakt, kulağa tüp takılmaması halinde ileride %30 işitme kaybı olması ihtimali, ciğerlerin su toplaması sonucu ancak %50’sini kullanabilmem derken, şimdi de bu.

Diğer taraftan ateş ve enfeksiyon değerlerinin yükselmesi ile ilgili makul bir açıklama bulmuş oluyoruz. Sebebi bilmek yolun yarısı demek.

Bu süreçten çıkardığım naçizane dersler şunlar:

1. Hastanede 24 gün kaldığımda boşuna onca zaman enfeksiyon aradılar diyordum ama haklı çıktılar. Başka türlü bu verem mikrobu tespit edilemeyecekti.

2. Sürekli yeni iliklerle “Savaşçı Germen ırkı Osmanlılara savaş açtı” diye dalga geçiyor, sitem ediyordum. Özellikle son zamanlarda vücudumla “konuşurken” iliklerime kendilerini sevdiğimi, artık yeni ilik değil benim iliklerim olduklarımı söylediğimde ciddi pozitif tepki veriyorlardı. Meğer verem mikrobuyla savaşıyor, bana mesaj yollamaya çalışıyorlarmış. Sürekli ateşi yükseltmeselerdi tüberkülozun varlığını anlamamız mümkün olamayacaktı.

12 Kasım 2014

Dün gece felaketti, akşamdan başladı ateş. Sonra gece yükseldi, bol idrar ve ağrı. Sabaha doğru ciddi miktarda kortizon ve bir kere daha ağrı kesici aldım 39 dereceyi aşınca. Ama 6:30’da ateşim 40 dereceye ulaşmıştı! Sema’yı uyandırdım ve kalıcı hasar olmaması için ılık duş yaptım, ateşim 1-1,5 derece kadar düştü. İlk defa 40 derece ateşle tanışıyordum.

Bu arada, bugün kemik yoğunluk test sonuçlarını aldım.

Kemiklerde %20-30 erime varmış.

Bana sarılırken pek sıkmayın olur mu, elinizde kalırım filan. 🙂

19 Kasım 2014 – Kara Çarşamba

Sema’nın ÖzAtaköy Grubu’na attığı açıklayıcı mesaj:

“Arkadaşlar, iyi akşamlar, son durum ile ilgili bilgi vermek istedim. Erdem sürekli uyuyor, ateş biraz daha kontrol altında 37.5-38.5 arası. Yanlış hatırlamıyorsam son 1,5 yılın en halsiz günlerini yaşıyor diyebilirim. Dün Bakırköy Verem Savaş’a gidip durumu anlattım. Karaciğer testleri istediler. Bugün sabah eve gelen hemşire sayesinde testleri yaptırdık, karaciğer değerleri çok yükselmiş. Verem Savaş’taki dr bugün olmadığı için görüşemedim, yarın sabah tekrar gideceğim. Amerikan’daki dr ilaçları hemen kesin dedi. İlaç değişikliği yapılması gerekiyormuş. Zaten mide isyanlarda, normal ilaçları da düzenli alamıyor. İnşallah yeni ilaç düzeni durumu düzeltir. Yarın sabah başka detaylı testler yaptıracağım diğer değerleri de takip edelim diye. Size gelişmeleri bildirmeye çalışacağım. Çok sevgiler.”

Tedavi döneminin en kötü günü. Tüm gün 45-60 dk’lık uykular uyuyabildim. Midem kötü, sadece pirinç çorbası içebildim. Fiziki halsizlik psikolojime de sirayet etti, ciddi bir depresyona girdim.

Sema durumumdan çok endişe etti, sonra kararlı gözlerle gözlerimin içine bakıp:

“Bırakacaksan ben de bileyim, ben pes etmiyorum” dedi.

Tüberküloz tedavisi zamanla düzene girdi ama, ilk başta neredeyse aylar süren mide bulantısı, ateş ve aşırı yorgunluk yaşadım. Bunda kullanılan antibiyotiklerin 30-40 yıllık aşırı ağır eski ilaçlar olması önemli bir faktördü. Maalesef modern tıbbın ağırlıkta olduğu Batı Dünyasında tüberküloz bir tehdit olmaktan çıkmış, bu yüzden araştırma ve geliştirme bütçeleri uzun süredir bu alana tahsis edilmemişti.

Tedavim 2015 yılının Ağustos ayına doğru sona ermişti.

Tabii tahmin edebileceğiniz üzere arada vukuatlar devam etti.

Sema her hafta-on günde bir Verem Savaş’a gidip devlete özel üretim yapılan ilaçlarımı alıyordu. Bunlardan birinde yürüyerek biraz hava almak istemiş. Ataköy civarında başıboş köpek sürüsüne denk gelmiş. Korkup kenara çekilmiş ama, arkadan dolaşan bir tanesi saldırıp Sema’nın bacağına dişlerini geçirmez mi? Hemen acile gitmiş, pansuman yapmışlar.

Sonuç:

Kızcağız sonraki haftalarda beş kere kolundan kuduz aşısı olmak için Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne gitmek zorunda kaldı. Özellikle ilk aşı sonrası birkaç gün ciddi yorgunluk ve mide bulantısı yaşadı. Sonra yan etkiler azaldı.

Herkes nazara karşı kurşun döktürür, bizim ise kurşun fabrikası almamız gerekiyor sanırım.

2015 yılının Haziran ayı. Karnım ağrıyor. Bildiğiniz gibi değil. Kademe kademe artırarak daha güçlü ağrı kesici alıyorum ama nafile. Evde yalnızım. Canıma tak ediyor, Emre’yi çağırıyorum. Uzun zamandır ilk defa acıdan, kontrol edemediğim, ne olduğunu da bilemediğim bir ağrı yüzünden gözümden yaş geliyor. Sonunda acile gitmeye karar veriyoruz.

Gece geç vakitte acildeyiz. Genç, sakallı bir doktor geliyor. Derdimi dinliyor. Ağrı o kadar yüksek ki bacaklarımı kaldırıp kaldırıp sedyeye vuruyorum. O ana dek en esaslı ağrılara bile 10 üzerinden ancak yedi veren ben 9 diyorum doktora. “Klima çarpmış veya yediğiniz bir şey dokunmuştur” diyor doktor. “Bu ara çok sık bu şikayetle hasta geliyor.” Önceden de klima çarpmıştı ama bu farklı. Bu daha çok bir klima fabrikası çarpması gibi. Apandisitten şüpheleniyor. Evden çıkmadan önce Internetten araştırıp apandisitin basit testini zaten öğrenmiş ve uygulamıştım. Göbek deliğinden üç parmak solda parmağımı bastırıp aniden kaldırmak yani. Doktor da aynısını yapıyor. Tık acı yok. Apandisit değil yani.

Serum bağlamak için gelen erkek hemşire damar yolu açmak için kolumda damar bulamayınca elimi mahvediyor. Ağrı kesici verip eve yolluyorlar gecenin ikisinde.

Aradan iki hafta kadar geçiyor. Ertesi gün sabahtan Fethiye yolcusuyuz. Tıpkı tüberküloz öncesi olduğu gibi yine tatil öncesi bir sıkıntı çıkıyor. Önceki karın ağrıları geri geliyor. Ağrı kesici ve biyot ile bu sefer acile gerek kalmadan hallediyorum ama gece mahvoluyor. Uçuşu sabahtan akşamüstüne alıyoruz.

Neyse ki uçak ve transfer sorunsuz geçiyor. Fethiye’de neredeyse her sene gittiğimiz tatil köyünün tanıdık manzaraları ve insanları içimi biraz olsun rahatlatıyor. Ama bu kısa süreli bir rahatlama. Akşam yemeği sonrası karın ağrısı artmaya başlıyor. Yatamıyor, kalkıp koridorlarda gaz çıkarmak için yürüyorum. İlaç filan fayda etmiyor bir türlü. Gece yarısını geçe Emre’ye uğrayıp artık klasikleşen repliği söylüyorum:

“Abi beni acile götürür müsün lütfen?”

Resepsiyonun tavsiyesi ile eski Esnaf Hastanesi’ne gidiyoruz. Doktorla aynı sohbetler yine oluyor ama ağrı eşiği o denli geçilmiş ki sedyede kendimi sürekli bağırarak oradan oraya atıyorum, bacaklarımı tüm gücümle kaldırıp kaldırıp sedyeye vuruyorum. Gelen doktor yine yemeğe ve klimaya buluyor suçu. Damardan verilen ağrı kesici bir saat sonra azaltıyor ağrımı ama gitmeye niyeti pek yok bu sefer meretin. Doktor, kardeşini kıvranırken görmekten bitap düşmüş Emre’ye beni taburcu etmeye hazır olduklarını söylüyor birkaç metre uzağımda. “Hayır” diyorum, beni taburcu filan etmeyeceksiniz”. Doktor “Bir manyak daha” kabilinden beni süzüyor. “Ağrı yeniden geliyor. Bu normal değil. Ultrason istiyorum” diye ekliyorum. Beni hastaneye yatırıp bir oda veriyorlar. Ultrason ertesi sabah yapıldığında tanı net. Safra kesesinde taş var, ağır yağları parçalamaktan sorumlu olan bu organ normalden çok daha fazla büyümüş. Ameliyat gerekli diyorlar. Sema’yı haberdar ediyorum. Kızcağız 12 saat önce geldiği tatilde bir kez daha yapıyor valizleri. Ben de listeye yeni bir kalem daha eklemenin mutluluğuyla sabahı bekliyorum.

Istanbul’daki hastaneyi haberdar ediyoruz, uçakla Istanbul’a, havaalanından direkt hastaneye gidiyoruz. Detaylı ultrason sonucu yine ameliyatı gösteriyor ama “Sabah testlere bir daha bakalım” diyor genel cerrah Tunç Yaltı. Dışarıda görsem, arkadan bağladığı saçlarıyla Harley Davidson meraklısı diyeceğim bir adam. Burada ise efendi bir doktor daha çok.

Sabah geldiğinde hâlâ biraz tereddüdüm var. Acaba başka çözüm varken beni ameliyata mı razı ediyorlar diye. Bu ruh hali kan testi değerleri gelince kendiliğinden sona eriyor. Enfeksiyon göstergesi CRP, ki tüberküloz döneminde en çok 200’leri görmüştü, 400’ü geçmiş! Tamam diyorum, ameliyat. Acilen.

Laparoskopi denilen, göbek deliğinden sokulan ufak bir kamera ve buna ek iki üç tane 3-5 mm’lik kesi yapılarak gerçekleştirilen bir ameliyat bu. Verilen genel anestezi nedense bu sefer çok sürüyor, uyandığımda da anormal şekilde sersem gibiyim. Sebebi hafızam yavaş yavaş geri geldikçe ortaya çıkıyor. Ameliyat başladıktan sonra uyandığımı hatırlıyorum, boğulacak gibi olup çılgınca tepindiğimi, iki erkeğin “Erdem Bey ağzınızdan nefes alın, Erdem Bey ağzınızdan nefes alın” diye panik içinde bağırdıklarını. Anlaşılan ameliyat uzun sürdüğü için uyuşturucunun etkisi yetersiz kaldı. Ama sonuçta önemli olan anestezist kötü, hayatıma mal olabilecek bir hesap hatası yapmıştı.

Doktor geliyor odama. Gülümsüyor ama söyledikleri pek gülünecek cinsten değil. “Bu ameliyatı arada sırada yaparım. Ancak, bu kadar kötüsünü ilk defa görüyorum. Safra keseniz patlamış, tüm cerahat vücudunuza yayılmaya başlamıştı. Laparoskopi az kalsın yetersiz kalacaktı. Yarıp girmek ve cerahatı temizlemek zorunda kalacaktık. Doğrusu, eğer zamanında gelmeseydiniz sizi kurtaramayabilirdik.” diyor.

Son iki senede geçirdiğim envai türlü vukuat geliyor aklıma. Genelde bu konuda pek şaka yapmam ama;

“Merak etmeyin doktor bey” diyorum, “Ben kolay kolay ölmem…”

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s