O Değil, Bu Değil, Peki Ne?

image

Fotoğraf: Toskana, İtalya.

 

Hem Sema hem diğer dostların Dikili tatiline limon sıktıktan sonra nihayet Istanbul’a döndüm. Hastaneye gittiğimde belirtileri anlatınca beni hemen yatırdılar.

Kemal Abi sonrası hastanedeki en uzun ikinci yatış oldu bu. Burhan Hoca sağ olsun, beni aşina olduğum hematoloji bölümüne aldı, teşhis için hastanenin tüm ilgili birimlerini seferber etti. Her gün odama yeni bir profesör geliyor, Göğüs Hastalıkları Bölüm Başkanı giriyor, Enfeksiyon Bölümü Başkanı çıkıyor, ağız sağlığı uzmanı, ortopedist giriyor hematolog çıkıyor. Enfeksiyon göstergesi CRP ilk yattığımda 100 iken bir ara 40’a düştü, tam sevindik bu sefer 200’e fırladı! Devamlı yeni bir tetkik yapılıyor. Göğüs röntgeni, ultrason, ayak MR’ı, tüm vücut tomografisi, diş röntgeni, kalça MR’ı, akciğerden biyopsi için örnek alınması, mide biyopsisi, mantar, kanser, tüberküloz testleri. Bir gün ciğerlerde mantardan şüpheleniyorlar, ertesi gün mideden, sonraki gün kan alma-verme kanalı “port”un mikrop üretmesinden. Ancak, ikinci haftadayız, ateş her sabah yükseliyor, ilaç veriliyor düşüyor; akşam yine 38, yine ilaç veriliyor. Kalçamdaki ağrı ise dayanılmaz boyutta. Yatakta sağdan sola dönmekte bile sorun yaşıyorum. Tuvalete iki yardımcının omzunda sekerek gidebiliyorum ancak. Sürekli kuvvetli ağrı kesiciler veriyorlar. Sonradan Sema’dan öğrendiğim kadarıyla morfin seviyesinde ağrı kesicilermiş bunlar.

Yeri gelmişken titiz ve cefakâr hemşirelerime bir parantez açmak istiyorum. Sabah, akşam, gece durmaksızın hastaları sürekli yakınen takip eden, samimi bir şekilde onların rahatını sağlamaya çalışan, yeri gelip zamanında ilaç almaları için pazarlık eden, yeri gelip şaka ve sohbetle rahatlatan isimsiz kahramanlar. Hepsini minnet ve şükranla anıyorum. Onlar olmasaydı bu zor günler geçmeyecekti.

Bulunduğum hastanelerde çoğu hemşire minyon bir fiziğe sahipti, ancak Cengiz Hemşire gibi 1.90 boyunda, pehlivan gibi istisnalar da vardı. Lise arkadaşlarım şamata yapmak için sürekli hemşirelerin fotoğraflarını istiyorlardı WhatsApp’dan. Cengiz Hemşire’nin ismini zikredip fotoğrafını paylaştığımda kısa süreli bir şok yaşanmış, sonra şakaların şekli değişmişti.

Hem tecrübesi sebebiyle sık sık kendisine başvurulan hem de yataktan sedyeye aktarmak veya tuvalete taşımak gibi işlerde hastaları tüy gibi kaldıran Cengiz Hemşire o endamla paralel bir nezakete sahipti. Her odaya girişinde hatır sorar, çıkışında tekrar tekrar bir ihtiyacım olup olmadığını sorgulardı. Allah ondan ve tüm meslektaşlarından razı olsun.

Unutmadan, hemşire Farsça kökenli bir terim ve her iki cins için de kullanılıyor. “Hemşir” diye bir kelime yok yani. 🙂

Ateşin sebebini bulma çabalarımıza dönersek…

Ciğerlere biyopsi yaptırmak için ayrı bir bölüme gittim, sedyede öne doğru eğildim, bölgesel uyuşturma sonrası iki iğne ile ciğerlerden 200ml sıvı çektiler test için.

Bu ciğerlerimin yüzde üçü demek!

Bu sabah kontrole gelen üç kişilik enfeksiyon hastalıkları ekibinin başındaki kişi açıklamaya başladı:

“Ciğerden alınan örneğe baktık. Her ihtimali değerlendiriyoruz.”

“Her ihtimal derken neyi kastediyorsunuz?” diye sorguladım.

“Her şeyi.”

“Mesela?”

“Kanser, tüberküloz, zatürre gibi…”

Yutkunup “Hmmm…” diyebildim.

Onlar çıktıktan kısa bir süre sonra Sema geldi. “Kötü ihtimallere de bakıyorlarmış” dedim. “Kansere, vereme filan.”

“Yok deve!” dedi. “Daha neler?.”

İki gün sonra geldiklerinde enfeksiyon ekibinin başındaki uzman “Ciğer ile ilgili alternatifleri büyük ölçüde eledik” dedi.

“Yani?” dedim.

“Patoloji sonucuna göre kanser yok. Zatürre değil. Tükürüğünüzdeki örnekte tüberküloz yok. Yine de ciğerden alınan sıvıya kültür yaptırıyoruz, her ihtimale karşı.”

Sonunda patladım. “Allah aşkınıza, ne oluyor, ağzımdan ayağıma kadar çekilmedik MR, ultrason, röntgen kalmadı. Her gün kan tahlili yapıyorsunuz ama hâlâ enfeksiyonun sebebini bulamadınız. O değil, bu değil, peki ne?”

En baştaki daha yaşlı gözüken gözlüklü doktor gözlerini yere dikerek, “Haklısınız, araştırıyoruz. Bulacağız bir şekilde.” dedi. Konuşan kişinin profesör, Enfeksiyon Hastalıkları Bölüm Başkanı ve Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Genel Sekreteri olduğunu daha sonra öğreniyorum. Önder Ergönül Hoca ile ileriki dönemde yakın ahbap oluyoruz, sağ olsun kendisine her başvurduğumda yardımcı oluyor.

Bana refakat eden Emre, “Hematoloji Deski’nin önünden geçerken sürekli senden söz ediliyor, koridorda doktor grupları görüyorum, yanlarından geçerken bir bakıyorum ‘Erdem Bey’in testi, sonucu, vs.’ herkes senden söz ediyor. Duyan da burada Mustafa Koç yatıyor sanacak” diye takılıyor.

Ancak, bunca ilgiye rağmen ateş düşmüyor bir türlü. Üstelik enfeksiyonu kendisinin ürettiğinden şüphelenilen port anestezi ile çıkarıldıktan sonra her türlü serum ve ilaç tekrar damar yolu ile verilmeye başlanıyor. Bu hiç de geçmişteki gibi kolay olmuyor, çünkü hemen her kemoterapi hastasında olduğu gibi incelen damarları hem bulmak, hem bunlara ulaşmak hem de bunları kullanmak zor. Öyle ki, dikkatsiz bir hemşirenin enjektörü incelmiş bir damara şiddetli basması sonucu avazım çıktığı kadar bağırıyor, acı ve sinirden gözümden yaş geliyor.

Kalça ağrısı bu kadar fazla olunca tuvalete gitmek de bir azaba dönüşüyor. Sema odada olmadığında veya çok yoğunsa, “ördek” denilen idrar şişesini edinemediğim durumlarda yeni bir metod keşfediyorum. Starbucks’ın “Grande” bardakları “Star-Çiş” kovasına dönüşüyorlar. Allah’tan “Star-Boks” gerekmeden tuvalete yetişiyorum.

Ortopedist korkunç kalça ağrıları için evvelden verilen avasküler nekroz teşhisini doğruladı. Önceden ortopedist arkadaşım Burak’a gitmiştim. “Kötüleşirse birkaç seneye protez takarız merak etme” derken gri renk metal bir parçayı göstermiş; protezi elinde sallayarak sanki çok basit bir operasyondan söz ediyormuş gibi konuşmuştu. Ancak, ilk aşamada önerdiği bir iğne ile zarar gören kalça kemiğine girip ölen hücreleri çekmekti. Bu bile bana yeterince korkunç gelmişti. Sorun kemoterapi ve özellikle nakil sonrası kullandığım kortizondan kaynaklanıyordu. Steroidler kemikleri besleyen damarları tıkıyor, yeterince beslenemeyen kemikler yavaş yavaş ölüyor, ‘femur başı’ denilen kemik başları kum gibi ufalanıyordu.

Hastanedeki ortopedist Aykın Bey MR’ları inceleyip muayene ettikten sonra iğne ile tedaviye geçmeden önce bana fizik tedavi denemeyi önerdi. Avasküler nekroz ağırlık binen bir yerde değildi Allah’tan, Aykın Bey de buna güvenerek egzersizle yol kat edebileceğimizi umuyordu. Bir kez daha ilk görüşten güven telkin eden, son derece nazik ama bilgili, direkt hastaneye ve kendisine para kazandıracak çözümlere değil gerçekten yeterli gördüğü tedavilere odaklanan bir doktorla karşılaşmıştım.

Ateşin geçici olarak düştüğü sabahın geç saatlerinde iki hafta kadar fizik tedaviye gittim. Bu dönemin başında ayağa kalkmak bile zordu benim için. Yatak üzerinde egzersizler yapıyorduk. İlk defa iki değnekle birkaç adım attığımda çocuklar gibi sevinmiş, kendimi ayda ilk adımları atan Armstrong kadar muzaffer hissetmiştim.

Gücüm olduğunda aşağı kattaki fizyoterapi bölümüne tekerlekli sandalye ile iniyor, olmadığında fizyoterapist odaya geliyordu. Aşağıda benimle birlikte tedavi gören hastalar arasında bir tanesi vardı ki hemen dikkatimi çekmişti. Beyaz tenli, orta boylu, renkli gözlü 40’larında narin bir hanımdı bu. El ve kollarını tam kontrol edemiyor, konuşurken sık sık takılıyordu. Belli ki felç geçirmiş, egzersiz ile şifa bulmaya çalışıyordu. Ben birkaç ay içinde düzeldim ve normale yakın yürümeye başladım. Bir sene kadar sonra fizyoterapideki tanıdıkları ziyarete gittiğimde şansa yine o hanıma denk geldim. Onca zaman geçmesine rağmen pozitif anlamda bir değişim neredeyse hiç olmamıştı. Ancak, bu zarif hanım aynı azim ve kararlılıkla çalışmasını sürdürüyordu. Dönem dönem yaşadığım moral bozuklukları ve isyanları düşündüm, hem kendimden utandım hem kendi durumuma şükrettim ve onun için dua ettim.

Ben gerçekten Allah’ın sevgili bir kuluydum.

Üçüncü hafta Burhan Hoca deneme amaçlı tekrar kortizona başladı. GVHD’nin ateş yaptığını düşünüyordu. Gerçekten de kortizona başlamamla birlikte ateş düşüverdi. Hepimiz çok sevindik. Hastaneden taburcu oldum birkaç gün içinde. Artık kalça ağrılarım da iyice azalmış, ağır aksak yürür hale gelmiştim.

Taburcu olmamdan sonra üç hafta kadar daha geçti. 2014 yılının Kasım ayının geç bir zamanı, Emre ödemli bölgeye evde masaj yaparken cep telefonum acı acı çaldı. Son birkaç senedir zaten zil sesi sesi hep ‘Acı’ modunda kalmıştı. Arayan Burhan Hoca idi. Son durumumu merak ettiğini düşünerek anlatmaya başladım. Bir süre dinledi, sonra sözümü kesti.

“Size bir haberim var. Tükürükten aldığımız örnek negatif çıkmıştı ama tüberküloz testi kültürde pozitif sonuç verdi.”

Nasıl?

Şaka gibiydi. Onca hafta yapılan testlerde, röntgen ve tomografide görülmeyen hastalık kültürde ortaya çıkmıştı. Doktorlarımın tahmini tüberküloz mikrobunun zaten bünyemde var olduğu, bağışıklık sistemimin zayıflaması ile aktif hale geldiği şeklindeydi.

Öyle ya da böyle.

Lösemiden kaçarken tüberküloza yakalanmıştım. Bildiğiniz verem!

Emre haberi alır almaz maske taktı. Bu işin şakası yoktu çünkü.

Advertisements

2 thoughts on “O Değil, Bu Değil, Peki Ne?

  1. Erdem’cim, verdiğin büyük mücadelede edindiğin tecrübeleri yazıya dökerek kalıcı hale getirmen o kadar önemli ki… Hem tıp otoriteleri için, hem de benzer süreçlere maruz kalan insanlar için başvurulacak bir kaynak olarak tarihte yerini alacak. Eş zamanlı olarak ingilizce ve fransızcalarını da kaleme alsan ne güzel olur…
    Ailenin kayıt altına alma geleneğini başka bir türlü sen sürdürüyorsun. Allah ömrüne ömür katsın canım benim.

    Liked by 1 person

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s