Bir Cumhuriyet Çocuğu

image

Yıl 1925. Cumhuriyet ilân edileli sadece iki sene olmuş. Orta Anadolu’nun onbin nüfuslu şirin bir kasabasında, Mübadele ile Yunanistan’a göç eden Rumların eskiden Prokopi dedikleri Ürgüp’te dünyaya gelmiş Bekir. Kesin doğum tarihi belli değil. Annesine sorulduğunda “Şıra kaynatıyorduk, gökyüzünde dolunay vardı” dermiş.

Babası Ahmet ilkokul mezunu bir çiftçi. Bir hafız. Annesi Emine ise çakmak mavi gözlü, incecik sesli, çıkık elmacık kemikli, tipik Kafkaslı görünüşlü ilkokul mezunu bir kadın. Ufacık Emine oniki kere hamile kalmış, bebeklerinin çoğunu düşürmüş, üçü doğduktan sonra ellerinde ölmüş. O dönemde donanımlı bir hastane yok kasabada, sadece bir sağlık ocağı var. Hayatta kalan üç çocuğundan sadece en büyükleri erkek.

Oğlunun yaşıtlarından bir farkı var. Kitaplara çok meraklı.

O bölgede yaygın adet erkek çocukları ticarete yönlendirmek. Nitekim Bekir’i de çarşıya salatalık satması için yolladıklarında amaç tüccarlığı çekirdekten öğrenmesi. Oysa o, salatalıkları tahta kasanın üzerine diziyor, sonra çıkarıp kitabını okuyor. Çığırtkanlık yapmayınca salatalık alan pek çıkmıyor tabii. Aile ondan umudunu kesiyor, “Okutalım bari” diyorlar. Ancak, yatılı gönderemiyorlar çünkü Bekir geceleri uyurgezer. Kıyamıyorlar ailenin tek erkek çocuğuna.

Anneanneye aile içinde “Halime Ana” veya kısaca “Ana” diye hitap ediliyor. Belki okumamış ama, kasabada derdi olan herkesin koşup geldiği, Kuran’ı hatmetmiş, gün görmüş geçirmiş, ufku geniş bir kadın. Doktorların sağlığına kavuşmasına ihtimal vermedikleri hastaları bile okuyup üfleyen, ama aynı zamanda “Allah’tan umut kesilmez, ben bir merhem yaparım, iyileşir” diye tedavi eden biri. Aile içinde çok sevilmesinin bir sebebi de torunlarını fedakârlıklarla asıl büyütenin o olması. Öyle ki, çetin kara ikliminde geceleri ev buzhaneye döndüğünde, iki torununu yer yatağında iki yanına alırmış. Uyurken üzerlerini açıp üşütmesinler diye, ellerini sağ ve solundaki torunlarının üzerine koyarmış. Gün ağardığında artık elleri soğuktan buz keser, mosmor olurmuş. O dönemde kız çocuk okutmak adetten değil; aile içinden “Kız çocuk da okutulur muymuş?” itirazlarına ise “Ne derseniz deyin, benim torunlarım okuyacak” diye cevap vermiş ve dediğini de yapmış.

Halime Ana, erkek torununun tahsil merakının farkında. Oysa kasabada orta okul ve lise yok. Damadına “Karamıklı bağını sat, parasıyla okutalım, ben yanında giderim.” diyor. Hafız Ahmet cevap veriyor “Oradan ne kadar para gelir ki Ana? Size bir sene yetmez.” Ellerindeki avuçlarındakini birleştiriyorlar. Halime Ana işini gücünü bırakıyor, Bekir’i elinden tutup en yakın lisenin olduğu, 60 km uzaktaki Kayseri’ye götürüyor. Altı sene boyunca onunla aynı evde kalıyor, yemeğini yapıyor, çamaşırını yıkıyor, söküğünü dikiyor. Bekir’in babası da her sonbaharda eşeklere odun, kömür, erzak yükleyip Kayseri’ye getiriyor. Annesi erzaklara kaynattığı pekmezden koyuyor.

Ailesinin yüzünü kara çıkarmıyor. İftihara geçiyor her sene. Babası oğlunun ticaretteki yeteneksizliğine alışıyor, iyi okuduğunu görünce bu sefer mühendis veya doktor olmasını arzu ediyor. Bekir edebiyata olan merakına rağmen babasının ısrarıyla fen bölümünü seçiyor. Liseyi artık İkinci Dünya Savaşı’nın kaderinin belli olduğu 1944 yılında iftiharla bitirip o zamanlar Türkiye çapında çıkarılan iftihara geçen öğrencilerin listelendiği yıllığa giriyor. Fen hocası çok mutlu, öğrencisinin fen alanında kariyer yapacağından emin.

O dönemde üniversite sadece Istanbul ve Ankara’da var. Okuma gayesiyle Istanbul’a sınava girmeye gidiyor. İlk gün sonradan Istanbul Teknik Üniversitesi olacak mühendislik okuluna aday kaydını yaptırıyor, ilk sınavına giriyor, ancak ikinci gün, son sınava girmek yerine ayakları onu Yüksek Muallim’e götürüyor. O zamanlar liseler için öğretmen yetiştiren “Yüksek Muallim Mektebi” yani Yüksek Öğretmen Okulu’nun dersleri Edebiyat Fakültesi’nde oranın hocaları tarafından veriliyor. Görüşmede üç yıl iftihara geçmiş öğrencilerin okula sınavsız kabul edildiğini öğreniyor. Okul müdürü bu meraklı gence çok ilgi gösteriyor. Prof. Ömer Lütfi Barkan gibi sonradan öğrencisi olacağı önemli tarihçi hocalarla tanıştırılıyor. İkinci sınavı kaçırınca mühendislik kariyeri başlamadan bitiyor Bekir’in. Babası yine hayal kırıklığına uğruyor.

Bu dönemde bir trende karşılaştığı lise fen öğretmeni kendisine ne yaptığını soruyor. “Yüksek Muallim’deyim” cevabını duyunca, favori öğrencisinden mühendislik veya tıp cevabı bekleyen eski hocası çok bozuluyor, sadece “Demek öyle?” diyerek geçiştiriyor.

Fakir bir öğrenci için Yüksek Muallim’in parasız eğitim vermesi büyük nimet. O yüzden yurdun çeşitli bölgelerinden birçok iyi öğrenci akın ediyor bu okula. Geceleri Vefa Lisesi’nde yatıyor, gündüzleri Edebiyat Fakültesi’nde derslere devam ediyor, akşamları yine üniversite hocaları ile etüt yapıyorlar. Bekir orada dile kolay 40-45 sene sürecek dostlukların temelini atıyor. Bunlardan biri de Nihad. Hoş sohbet, beş parmağında beş marifet biri. Karikatür, resim yapıyor, aruz vezniyle şiir yazıyor. Çok güzel fıkra anlatıyor, ancak esprilerini sıralarken gözleri öylesine gülüyor, öylesine neşeyle anlatıyor ki, en basit fıkra bile onunla bir başka eğlenceli. Yüksek Muallim’deki hocalar derse gelmeden önce Nihad teneffüste kürsüye çıkıp taklitlerini yaparak kırıp geçiriyor sınıfı.

Bekir’in üniversite yılları da lise gibi çok parlak geçiyor. Edebiyat Fakültesi tarih bölümüne devam ederken, bir arkadaşı ile dersleri paylaşıp sonradan notları birleştiriyorlar. Böylece yarattığı boş vakitte kütüphanelerde yazma eserleri okuyor ve Osmanlıcasını ilerletiyor.

Lise fen hocası ile yolları birkaç sene sonra ikinci kez kesiştiğinde, hocası yine ne yaptığını soruyor; “Edebiyat Fakültesinde derslere devam ediyorum” cevabını alınca “Hmmmm…” diyor hocası.

1948 yılı geldiğinde Yüksek Öğretmen Okulu’ndan mezun oluyor ve mecburi hizmet için Adana’nın Toros Dağlarında yer alan Düziçi’ndeki Köy Enstitüsü’ne tarih hocası olarak atanıyor. Gitmeden önce bir telgraf çekiyor lise müdürüne, Adana’ya gara gelip kendisini alması için. Oysa trenden indiğinde üzülerek kendisini karşılamaya kimsenin gelmediğini görüyor. Düziçi o denli ücra ve sapa bir yerde ki, lokomotif tüm vagonları sarp tepelerden götüremediği için birkaç sefer yapmak zorunda kalıyor. Köye geldiğinde lise müdürüne gidiyor, neden karşılanmadığını soruyor. Lise müdürü ise şaşkın. “Haberim olmadı ki!” diyor. Bekir’in oraya gitmesinden birkaç gün sonra lise müdürü neşeyle geliyor, elinde bir kağıt parçasını sallayarak. “Telgraf geldi Hocam, beklediğiniz telgraf geldi!”. 😊

Kader bazı dostlukları pekiştirir. Bekir’in en yakın arkadaşı Nihad birkaç gün sonra Düziçi’nde çıkageliyor. O kadar yer arasında Bekir’le aynı köye hoca atanmış çünkü! İki dost kucaklaşıyorlar.

1950 kışında Ankara’daki askerliğini bitirir bitirmez trenle Kayseri’ye geliyor Bekir. Yanında Ürgüp telgraf idaresi müdürünün damadı da var. “Ürgüp’e yol kapalı, kar fırtınası var” diyor yetkililer. Bunun üzerine yine trenle Nevşehir’e gidip oradan eve teleks çekiyorlar, ‘Biz Nevşehir’e geldik’ diye. Vasıta bulamayınca iki kafadar 21 km yolu yürümeye karar veriyorlar. Ancak, yolda tipi öylesine bastırıyor ki, göz gözü görmüyor. Tam donmak üzereyken talih yüzlerine gülüyor, Ortahisar’a geldiklerini fark ediyorlar. Geceyi orada geçiriyorlar. Eve yine teleks çekiyorlar, “Burada mahsur kaldık” diye. Hafız Ahmet atlıyor atına, yanına da iki at alıyor, tipi altında gidiyor, alıyor iki genci. Ölümden kılpayı kurtulan Bekir evde büyük coşku ile karşılanıyor. Hayatı boyunca ‘sultanım’ diye hitap ettiği kızkardeşleri sevgiyle kucaklıyorlar ağabeylerini.

Birkaç sene sonra bir konferansta Bekir Prof. Zeki Velidi Togan’ın dikkatini çekiyor ve 1953 yılında Istanbul Üniversitesi’nde Umumi Türk Tarihi Kürsüsü’ne asistan olarak giriyor.

Bir Ürgüp seyahatinde eski fen hocası ile yine karşılaşıyor, “Ne yaptın Bekir?” diye sorguluyor artık umudunu kaybetmeye başlamış olan hocası. “Edebiyat Fakültesi’ne intisab ettim hocam, asistan oldum” diyor. Hocasının yüzü aydınlanıyor, “İşte şimdi oldu oğlum!” diyor.

O dönemde üniversitedeki hocası Togan, Bekir’in Rusça öğrenip Orta Asya tarihi üzerine çalışmasını çok istiyor. Oysa onun kalbinde yatan aslan Osmanlı arşivlerini kaynak olarak kullanan bir tez yapmak. Bu yüzden ertesi sene başka bir kürsüye, Prof. Cavit Baysun’un başında olduğu Yeniçağ Tarihi Kürsüsü’ne geçiyor. Hocasının o denli gözüne giriyor ki Baysun öğrencilerine “Bekir benim kadar Osmanlıca bilir” diyor.

Bu arada, Halime Ana 1956 yılında 75 yaşında vefat ediyor. Ailesi, sevenleri çok üzülüyor. En çok da Bekir. Kötü haberi Istanbul’da aldığında “O olmasa okuyamazdım.” diye hüngür hüngür ağlıyor. Sonraki yıllarda da her ondan bahsettiğinde gözleri doluyor.

Ertesi sene Osmanlı-Safevi Münasebetleri teziyle doktor oluyor. Üniversitede ders verirken genç, İzmirli, yeşil gözlü bir hanımla tanışıyor. 1958 yılında evleniyor kendisi gibi asistan olan tarihçi ile. Laleli’de küçük bir evde oturuyorlar.

Doçentlik çalışmaları sırasında yurtdışına araştırma amaçlı gitmek için sırası geliyor, ancak tahsisatın bir başkasına verilmesi yüzünden gidemiyor. O dönemde aynı üniversitenin Fars Filolojisi bölümünde asistan olan yakın dostu Nihad haberi alınca “Bensiz gidemezdin zaten.” diyor. Gerçekten de 1961 yılında ikisine aynı anda yurtdışı çalışma bursu çıkıyor. İki kafadar Paris’e birlikte gidiyorlar. Bekir Bibliothèque Nationale’de Osmanlı yazma koleksiyonunda çalışıyor ve ciddi malzeme topluyor. Böylece, 1963’de Osmanlı-İran Münasebetleri başlıklı ikinci kitabını çıkarıyor.

İlk çocuğu bir erkek. Paraları o dönemin popüler semti Laleli’de daha büyük bir ev tutmaya yetmiyor. Yeni bir daire bir yana, ay sonunu zor getiriyorlar zaten. Her ayın 25’inde ceplerindeki parayı çıkarıp masaya koyarak kalan günler için hesap yapıyorlar. O dönemde inşa edilen bir uydu kentte bir evi taksitle almak için girişimde bulunduklarında bütün arkadaşları onlara deli gözüyle bakıyor. Merkeze uzak, üstelik iki asistan nasıl ödeyeceklerdi o kadar taksidi? Allah yardımcı oluyor. Ellerine geçen toplu bir para sayesinde bellerini bir nebze doğrultuyorlar ama, uzun yıllar boyunca taksit ödemeye devam ediyorlar.

1965’de, 40 yaşında doçent oluyor. Eşi ikinci çocuklarına hamile iken onlarca kitap karıştırıyorlar. Hem Türkçe olacak hem de kolay telaffuz edilecek bir isim arıyorlar. Kız olursa hanım anlamına gelen, Hindistan ve Pakistan’da hâlâ kullanılan Begüm olsun diyorlar. Ancak bebek erkek oluyor. Eşi kız çocuk hülyasını tatmin etmek için beyaz saçlı, mavi gözlü bir bebek alıp kütüphanelerine biblo olarak koyuyor.

O sene, Nihad’dan boşalan yere, Yüksek İslam Enstitüsü müdürlüğüne getiriliyor.

1970’de maaile Londra’ya British Library’de araştırma yapmaya gidiyorlar. Bir sene kalıyorlar. Küçük oğulları kendisine bakan kadının yemek yedirirken köpek diye hakaret ettiğinden şikayet ediyor ana babasına. “Bana it (‘Eat it’) diyor sürekli” diye yakınıyor ağlayarak. 😊

1974’de profesör oluyor. Osmanlıcası o kadar iyi ki, öğrenimini Arapça harflerle yapmış olanlarla boy ölçüşecek bir seviyede. Zaten notlarını da süratli bir şekilde steno gibi Osmanlıca alıyor.

1980 yılında şehirler arası görüşme için numara yazdırarak arayan eniştesi babasının kalp krizinden vefat ettiği haberini veriyor. Ahize elinde, kitaplıktaki kitapları parmağıyla okşarken Bekir gözyaşlarını tutamıyor. 80 yaşında öldüğünde Hafız Ahmet’in evinin başköşesinde son 30 yıldır iftihar ettiği oğlunun sarı turuncu fotoğrafı asılı.

Bekir, kendi çalışmaları dışında 1973-81 arası ilmi nitelikteki İslam Ansiklopedisi’nde hem birçok maddeyi yazıyor hem de yöneticilik yapıyor. 1983’de Türk Tarih Kurumu’na üye oluyor.

Istanbul Üniversitesi Tarih Bölümü koridorunda eşiyle odaları karşılıklı. İşlerini o kadar ciddiye alıyorlar ki, koridordaki panoda eski öğrenciler “alınmaması gereken kazık dersler” listesine onun ve eşinin derslerini en başa yazıyorlar.

Çevresinde son derece çalışkan, idealist, titiz, tarihe tutkulu bir hoca olarak tanınıyor. Mükemmelliyetçiliği sayesinde yaptırdığı lisans tezlerinin onun elinden çıktığı hemen anlaşılıyor, bugünün mastır hatta doktora tezi ayarında oluyorlar hepsi. 1990’da Istanbul Üniversitesi’nde tarih bölümü başkanlığına getiriliyor. Her tatile elinde bir tezle gidiyor, okumak için. Boş birkaç saati olacağını düşündüğü yerlere dahi elinde okuyacak bir tez bölümünü alıyor. Çoğu kez üniversitede öğrencilerinin tezleriyle ilgili çalışırken zamanı unutup eve geç dönüyor. İşte öğrencilerini hep böyle öne koyması yüzünden biriktirdiği malzemeyi olması gerektiği kadar yazamıyor. Ne zamandır başlayamadığı Osmanlı tarih yazıcılığı ile ilgili kitabını emekliliğinde tamamlamayı hayal ediyor.

Ama…

Bekir 1990 yazında büyük oğlu askerdeyken bir kalp krizi geçiriyor. Daha yeni bir doktora jürisinden çıkmışken üniversite yemekhanesinde. Son nefesini verirken yine de Fatiha okuyacak gücü buluyor kendinde. Hemen yanıbaşındaki Süleymaniye Esnaf Hastanesi’ne götürülmesine rağmen 65 yaşında hayata veda ediyor. İşin ilginci, o gün bir yurtdışı stajına gidecek olan küçük oğluyla sabah vedalaşırken hiç adeti olmamasına rağmen helalleşerek ayrılıyor. Sanki içine o gün öleceği doğmuş gibi.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra Bekir’in evinin telefonu çalıyor. Küçük oğlu açıyor.

“Alo?”

“İyi günler efendim, Bekir Bey’in mahdumusunuz herhalde?”

“Evet, oğluyum.”

“Bir haber duyduk ama..?”

“Maalesef doğru, babamı kaybettik.”

“Yapmayın!”

“Kalp krizinden…”

Karşıdaki koskoca adam hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor, sürekli “Yapmayın!” diyerek. Biraz toparladıktan sonra devam ediyor.

“Çok özür dilerim, sizi de rahatsız ettim. Ben hocanın Düziçi Köy Enstitüsü’nden öğrencisiydim. Bize çok emeği vardır, ufkumuzu açmıştı. Nur içinde yatsın.”

Bekir’in soyadı Kütükoğlu. O benim babam. Bir cumhuriyet çocuğu.

Advertisements

4 thoughts on “Bir Cumhuriyet Çocuğu

  1. Erdem yine yaptın yapacağını, beni ağlattın. Okurken adeta Cumhuriyet tarihini de yaşadım. Toplum olarak en büyük eksiğimiz aile tarihi hafızamızın çok kısa olması. Lütfen yazmaya devam et. Bekir Amca nur içinde yatsın, müstesna bir şahsiyetti.

    Liked by 1 person

    1. Sağolasın Kardeşim. Babamı tanıyan nadir dostlarımdan biri olarak düşüncelerin benim için önemli. Bence hepimiz aile tarihimizi, soy ağacımızı çıkartıp yazmalıyız. Sevgiyle kal. 😚

      Like

  2. nur icinde yatsin. topragi bol olsun. kalbinin sesini dinleyeceksin herzaman derler ya. ne mutlu ki baban da oyle yapmis. allah rahmet eylesin Erdemcim.

    Liked by 1 person

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s