Merak Etmeyin, Onlar Erdem Bey’e Gelmişlerdir

image

 

İlik nakli gerçekleşmiş, şimdi sıra yan etkileri bertaraf etmeye gelmişti.

İlik nakli sonrası vücuduma çok ciddi ilaç yüklemesi yapılıyordu. Öyle ki, geceleri yanıbaşımdaki, serumları belli aralıklarla göğsümdeki damar yolu veya “port”uma yollayan makinaların gacır gucur sesleri beni uyutmuyordu. Ayakta kalan bağışıklık sistemimin gelen ilikleri yabancı diye yememesi, yeni gelen iliklerin de oraya buraya düşman diye saldırmaması için çok ciddi kortizon (steroid) alıyordum. İlk günler bu doz günlük 150-200mg’a kadar çıkmıştı. Davul gibi şişmiş, hayatımın en yüksek kilosu olan 82kg’ya ulaşmıştım. İshal o denli artmış, sıklığı o denli dayanılmaz bir hale gelmişti ki, gece dahil yirmi dakikada bir tuvalete koşuyordum. Tabii koşmak lafın gelişi, birkaç adımda kendimi klozetin üzerine atıyordum. Bir an geldi, yetişememeye başladım. Uyumaya korkuyordum. Ama çözüm gecikmedi. Begüm’e zamanında giydirdiğimiz popo bezinin XXXL boyutunu birkaç gün kullanmak zorunda kaldım.

Doktorlar her gün uğruyorlardı. Sabah İmran Bey, akşam Zafer Bey. En merak ettikleri şey ishalin rengiydi. Yeşil renk alarm demekti, çünkü bu yeni iliklerin ürettiği akyuvarların bağırsaklara saldırdığını gösteriyordu. İlik nakli sonrası yaşanan bir bağışıklık sistemi hastalığı olan GVHD’nin (“Graft versus Host Disease”) en tehlikeli türü yani. Bu bende kısa bir süre oldu sadece.

İkinci endişe ettikleri konu ise ciğerlerin mikrop kapması idi. Bu ölüme kadar gidebilecek bir riskti. Sitomegalovirüs (CMV) bu viral enfeksiyonların en bilineni idi ve bu hastalığı geçirenler daha sonra tüberküloza yakalanma riski taşıyorlardı. Gerçekten de, daha önce Amerikan Hastanesinde yatarken ciğerlerim mantar kapmış, zayıflayan ciğerler yüzünden ilik naklini takip eden bir sene içinde de tüberküloz olmuştum.

Nakil sonrası haftalarda gözlerim yanmaya ve kurumaya başladı, ancak maalesef bakteri üremesi istenmediği için odaya nemlendirici koyulması yasaktı. Hastane içinde gittiğim göz doktoru kurumaya tanı koyamamış, nemlendirici bir damla dışında da çözüm önerememişti. Zafer Hoca, başlarda, sürekli elimde tutup mesaj okuduğum, Internet’e girip oyun oynadığım iPad’imi sorumlu tutmuş ve güneş gözlüğü takmamı istemişti. Sorun devam edince şüphe enfeksiyonda yoğunlaştı. Şimdi dönüp geriye baktığımda, bu sorunun ilk ciddi GVHD tecrübem olduğunu anlıyorum. Hastanedeki göz doktoru maalesef ilik nakilleri konusunda tecrübeli bir kişi değildi ve belirtilerin GVHD’yi işaret ettiğinden biz birkaç hafta sonra kendisine söyleyene kadar bihaberdi. Türkiye’de nakil sonrası bakımın neden yeterli olmayabildiğini ilk orada tecrübe ettik.

Tabi tüm ilaçların, vücuttaki radikal değişimin ve yan etkilerin bir de psikolojik sonucu vardı. Bir akşam, yine yığınla kimyasal aldıktan sonra anlaşılan beyin de etkilenmiş, korkularım su yüzüne çıkmıştı.

Yatağın kenarına oturdum, Sema’yı karşıma aldım ve:

“Bana bir söz vermeni istiyorum.” dedim, isterik bir şekilde hıçkırarak, “Bu benim için çok önemli.”

Kızcağız şaşırdı, sonra endişeyle “Dinliyorum” dedi.

Yanıbaşımdaki korku içindeki Sema’ya kıpkırmızı gözlerle avazım çıktığı kadar bağırarak “Kızımızı bir kirpi gibi yetiştirmeyeceksin! Anlıyor musun? Bana söz ver!” dedim. “Eğer ben beceremez ve yanınızda olamazsam, onu tüm ailemiz ve arkadaşlarımızın sevgi çemberi içinde büyütmeni istiyorum.”

Sema’cık ağlamaklı oldu, “Neden bunları söylüyorsun? İyileşeceksin” dedi.

Bu bende uzun zamandır saplantı haline gelen bir korku, bir nevi arzu idi. Henüz iki yaşındaki Begüm’e arkadaşlarımızın gösterdiği ilgi ve sevgi beni çok mutlu ediyor, baba sevgisini ikame etmese de, yanında olmazsam Sema’ya yardım edecek aile ve dostlarımın olması beni bir nebze olsun rahatlatıyordu.

Manastır hayatı yüzünden Begüm ile görüşemiyorduk tabi. Sema hem özlemini bir nebze olsun bastırmak hem de ufaklığın anne/baba yoksunluğu çekmemesi için her akşam laptop’undan bakıcımız Asiye Hanım’ı arıyor, sonra uzun uzun Begüm ile konuşuyor, sonra bana devrediyordu. Begüm annesini her gördüğünde bize acıklı gelen bir “anneee” nidası ile yüreklerimizi parçalıyor, ekrandan annesinin yüzüne dokunmaya çalışıyordu.

Yeri gelmişken, Asiye Hanım’a bu zorlu dönemle ilgili ne kadar teşekkür etsek azdır. Uzun süreli kemoterapi, ilik nakli ve bazen mecbur kaldığımız hastane yatış zamanlarında Begüm’ü gönül rahatlığıyla emanet edebileceğimiz bir yardımcımızın olması bizi çok rahatlattı. O ise, bu ağır sorumluluğu layıkıyla yerine getirip, kızımıza hem annelik hem babalık yaptı, Sema’ya tam destek oldu.

Sağol, varol Asiye Hanım!

İlik naklinin yaklaşık bir hafta sonrasıydı. Soğuk bir aralık ayı akşamı telefonumuz çaldı. Sema pencereye gitti, sonra “İnanamıyorum Erdem, cep telefonunu al ve gel” diye adeta haykırdı. Bağlı olduğum üzerinde serumlar ve makinalar asılı çam yarması sopayı sürükleyerek cama yaklaştım.

Gerçekten de inanılır gibi değildi. Ziyaret yasak olduğu için akraba ve dostlarla tek bir görüşme imkanımız vardı: Penceremizin baktığı açık otoparka gelmeleri, oradan karşılıklı el sallarken cep telefonuyla konuşmak. Bu sefer Gebze’ye karşı kıtadan gelen Öz Ataköy Grubu idi; üstelik akşam akşam çoluk çocuk 11 kişi toplanmış, ellerinde kocaman bir pankart tutuyorlardı. Pankartın üzerinde “Yükselenimiz Erdem” yazıyordu. Yazının her iki yanında tuttuğum takım olan Galatasaray’ın amblemi vardı.

Onlar aşağıda pankartı sallayıp dans eder, şarkılar söyler, sevgi çemberi oluşturup dönerken biz burnumuz camda, elimizde telefon aşağıdakilerle karşılıklı konuşuyorduk. Halis Fenerbahçe taraftarı dostum Selçuk’un bir GS forması ile öne çıkıp üçlü çekmesi bardağı taşıran son damla oldu. Seslerimiz titrerken göz pınarlarımız bol bol çalıştılar. Kapanışı ise, aşağıdaki dostlarımız için, pencere önünde Sema ile ufak bir dans gösterisi ile yaptık.

Birkaç gün sonra Öz Ataköy Grubu’nun Almanya ve Tacikistan şubelerinin de katılımıyla başka bir arkadaş grubu gelmişti. Meğer yan odalardaki hasta ve refakatçiler bu sıra dışı ziyaretçileri görünce cama çıkmış onlara el sallıyorlarmış. Otoparkta karanlıkta hoplayıp zıplayan insanları gören hemşire endişelenmiş, helecanla Zafer Hoca’ya koşup “Hocam, otoparkta bir grup var, gösteri yapıyorlar, n’apalım?” diye sormuş.

Zafer Hoca gülümsemiş, sonra emin bir şekilde devam etmiş:

“Merak etmeyin, onlar Erdem Bey’e gelmişlerdir”.

 

Advertisements

2 thoughts on “Merak Etmeyin, Onlar Erdem Bey’e Gelmişlerdir

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s