Veda… Ve Yeniden Doğuş.

image

İlik nakli için hastaneye yatmak üzere Gebze’deki Anadolu Sağlık Merkezi’ne 7 Aralık 2013’de gittik. Sağ olsunlar, yakın dostlarım Güçlü, Ufuk ve Gülten hastaneye kadar eşlik ettiler. Bize üçüncü kattaki özel bölümde, otopark ve denize nazır 5302 numaralı oda tahsis edilmişti. Duvara bakan diğer bazı odalara göre denizi gören odada kalmak gerçekten de bir ayrıcalıktı. Sonradan göreceğimiz üzere, bu sadece manzara açısından değil başka anlamda da bize büyük bir mutluluk sağlayacaktı.

ASM 2005, ilik nakli bölümü ise 2007 yılında inşa edilmiş. İlik nakli hastalarının odalarının olduğu kısım ABD merkezli Johns Hopkins’in standartları çerçevesinde tasarlanmış. Her odaya girerken bilim kurgu filmlerindeki uzay gemileri gibi dış kapı otomatik açılıyor ve ufak bir ara bölmeye giriliyor; burada ters basınçla havadaki mikroplar temizleniyor, içerideki ikinci kapı ancak ilk kapı kapanıp sterilizasyon tamamlandıktan sonra açılıyordu. Odalarda merkezi olarak yönetilen, havadaki mikropları filtre eden özel Hepa 13 havalandırma sistemi vardı. Odam kare şeklinde, geniş penceresi olan, banyosu büyük, modern ve yeni gözüken bir yerdi. Sadece havayı dezenfekte eden klima sürekli uğulduyor ve arada bir ciddi soğuk üflüyordu.

Dış pencere ise açılmıyordu. Daha doğrusu açılmaması gerekiyordu diyelim, çünkü geldiğimizde yarı açık olan pencereyi oradan gelen ses üzerine kurcalamış ve açmıştım. Daha sonra pencere kolu tamamen yalama olmuş olmalı ki ilk gün Gebze kışında her ciddi rüzgârda pencere açıldı ve oda buz kesti. Hikayemizi duyunca hemşire ve doktorlar dumura uğramışlardı çünkü hastaların dış dünya ile irtibatının kat’i olarak kesilmesi çok önemli bir prensipti ve pencerelerin normalde kapalı olması gerekiyordu.

Zafer Hoca’nın yardımcısı İmran Bey ile tanıştık. Açık sözlü bir insandı. Öyle ki, ilik nakli bölümünü “Burası hapishane gibi, hatta daha ağır koşulları olan bir yer” olarak tanımlamıştı. İmran Bey her gün uğradı ve bilgi verdi, frekansımız uyuştuğu için bol bol sohbet ettik.

Odadaki küçük tüplü televizyon tek eğlence kaynağımız idi ama maalesef sesi çıkmıyordu. Çare Drogba idi. Tamir ettirdik.

Sema gece yattığı yandaki koltukta rahat edemedi ve yavrucak her gün bel ağrıları ile boğuştu. Ayrıca, boğuk bir sesle çalışan klima direkt onun üzerine üflüyordu. Hasta olacak diye ödümüz koptu ama, hafta başı yetkili kişi klimayı merkezden düzeltince Allah’tan bu kötü senaryo gerçekleşmedi.

Her gün banyo yapmak esastı. Tuvalet yatağın hemen yanında rahatça ulaşılabilir şekilde konumlandırılmıştı. Kemoterapi ve radyoterapi zamanında bunun faydasını çok gördüm. İlik nakli sonrası zamanımın önemli bir kısmını tuvalette geçireceğimden henüz haberdar değildim tabii.

Ziyaretçi kesinlikle yasaktı, aslında dışarıdan kimsenin bölümün koridoruna girmesi bile istenmiyordu. Yine de, kazayla bölüme dalanlar oluyordu bazen. Mesela bir kere başörtülü iki teyze yanlışlıkla bölüme girip içeri doğru ilerlemiş, başka bir bölümün nerede olduğunu soracak insan arıyorlarmış meğer. Hemşire onları içeride görünce bir güzel kendilerini paylamış.

Yemekler fena değildi, yatılı okul ve askerlikten şerbetli olduğum için sorun etmiyordum. Sema ise ilk günden itibaren aynen Amerikan Hastanesi’nde olduğu gibi hastane yemeği yiyemedi, bisküviler ve aşağıdaki kafeden aldığı tostlarla idare etti.

Kısaca hastalar kesin bir inziva ve dış dünyadan tecrit içinde yaşıyor, böylece bağışıklık sistemlerinin arızaya uğradığı bu dönemde olası mikrop kapma riskleri minimize ediliyordu.

Donör ile irtibata geçilmiş ve onun onay verdiği güne göre takvim işlemeye başlamıştı. Tüm bağışıklık sistemimi sıfırlamak için iki gün son kemoterapi seansları, arkasından üç gün radyoterapi olacaktı.

Radyoterapi için ölçümler hastaneye yatmadan iki gün önce yapılmıştı. Beni köpük üzerine sırtüstü yatırıp ölçü almışlardı. Sonra bir aletin altına yattığımda, göğsüme çarpı koyup vücudumda bazı yerleri işaretlemişlerdi. Gıdıklandığımı hatırlıyorum. 😊

Bu ilk radyoterapi tecrübemdi ve ışın odasına girdiğimde yerdeki tabuta benzeyen ahşap kutuyu görünce şaşırmıştım. Bu tabutun içine yatmamı söylediklerinde şaşkınlığım bir kat daha artmıştı. Göğsümün üzerine kurşun bir tabaka koyarak, evvelden işaretlenmiş yerleri referans alarak ışın tedavisi tüm vücuda yapıldı. Bu işlem üç gün sabah akşam tekrar etti. Ciddi bir yorgunluk olmayınca doktorlar şaşırmışlardı. Bunu vücudumun direncine bağlayarak memnun bile kalmıştık. Meğer etkisi bende gecikmeli oluyormuş. Mide bulantısı ile karışık aşırı yorgunluk birkaç gün sonra üstüme tüm ağırlığıyla çöktü.

Gebze’de bunlar olurken çok uzaklarda donörden ilik alınması için işlemler tüm hızıyla devam ediyordu. Tabii biz donörümün Alman olması dışında hiçbir bilgiye sahip değildik. Bu tür işlemlerde son ana kadar sorun çıkma riski devam ediyordu ve bizde umutla karışık bir endişe hakimdi.

Zafer Hoca kendisine yönelttiğim soru üzerine ilik nakli sonrası ilk 100 günün kritik olduğunu, dördüncü ve sekizinci haftalar yeni iliklerin kemiklere yerleşerek üretime başlayıp başlamadıklarını kontrol edeceklerini, normalde bu dönemde komplikasyon sonucu ölüm riskinin %10-15 olduğunu, ancak son senelerde bu oranı %5 seviyesine indirdiklerini söylemişti.

12 Aralık 2013. Eski hayatımın son günü. Sema cam kenarında tünemiş ufak masasında laptop’uyla bir şeyler yapıyor. Ben yataktayım, yanımdaki kuleye asılı makinalar damarlarıma bilmediğim kimyasallar gönderiyor. Makinaların ritmik ama sinir bozucu seslerine odaklanmamak için cep telefonuma gelen mesajlara bakıyorum. İkimiz de bir şeylerle ilgili gibiyiz ama aklımız yarınki ilik naklinde.

Akşamın 10’u olmuş. Uyku tutmuyor. O ana kadar frenlediğim duygular boşanıyor ve otuz beş yıllık lise arkadaşlarımın olduğu Sade Kahve WhatsApp Grubu’na bir mesaj atıyorum.

“Canlar…

Beş aylık Kemal Abi aşamasını geride bıraktık. Bu dönemde, hep yanımda oldunuz, en zor anlarımda bile yazışmalarınızla beni güldürmeyi başardınız. Sizler gibi dostlarım olduğu için çok şanslıyım. Sağolun, varolun.

Yarın ikinci aşama başlıyor. İlik nakli basit ama riskli bir aşama. Küçük te olsa x olma ihtimalim var.

Bu yüzden iki ricam olacak.

Aranızda geçmişte kırdıklarım olduysa lütfen beni affetsin.

Olur ya, işler ters giderse, hakkınızı helal edin ve 4 Ocak’ta toplanıp benim için de için lütfen. :-)”

Gruba bomba düşmüş gibi oluyor. Yakın arkadaşlarının belki de bu son isteği karşısında 45’lik adamlardan Galatasaray’ın o alışılmış küfür ve şaka dolu mesajları, hiç beklemediğim dostlarımdan son derece duygu yüklü destek mesajlarına ve gözyaşlarına karışıyor.

13 Aralık sabahı büyük güne uyandık. Kader yine bize anlamlı bir işaret yollamıştı çünkü o gün Sema’nın doğum günüydü. İlik nakli motorun rektifiye edilmesi gibi bir işlemdi ve bir bakıma yeniden doğuşu sembolize ediyordu. Yani benim ikinci doğum günüm Sema’nınki ile aynı olacaktı.

Sürekli son durumu soruyorduk. İlikler alındı mı, özel ulak uçağa bindi mi, uçak indi mi, Yeşilköy’den geliyor mu? Bu soruların çoğuna cevap alamamıştık.

Sonra müjde geldi. Özel ulak ilikleri özel korumalı kutusunda Istanbul’a getirmiş, SGK yetkilisi tarafından karşılanmış, Gebze’ye doğru yoldaydı. İlikler geldikten sonra hepatit, HIV gibi hastalıklara karşı çeşitli testlerden geçti, sonra ışınlara tabi tutularak bana verilmeye hazır hale getirildi.

Hemşire gelip “Sizin donör çok sportif biri olmalı, biz bu işlemi gelen örnekte 2.000 ünite ilik olduğunda bile yapıyoruz, sizin donörün örneğinde ise 8.000 ünite var. Bu iliklerin yerleşebilmesi açısından çok iyi.”

Bu harikulade bir haberdi.

İlik merkezinin Almanya Köln’deki adresi vardı plastik poşet üzerinde. Donörün kimliği gizli tutuluyordu. Bana sadece erkek ve 42 yaşında olduğu söylenmişti. 10’da 10 uyum olduğunu düşünürsek Almanya’da yaşayan bir Türk olmalıydı.

Akşam sekiz civarı işlem başladı.

Zafer Hoca geldiğinde gördüklerime inanamadım. Yukarıdaki bana yine mesaj gönderiyor olmalıydı. Zafer Hoca o gün yine aynı kravatı, beş ay önce tanıştığımızda üzerinde olan, bir daha da taktığını görmediğim, benim nikah kravatımı takıyordu. İçim rahatladı.

Sema canlı yayında aileme ve arkadaşlarıma son duruma dair mesajlar atıyor, telefonla görüşüyordu. Ataköy Grubu gelişmeleri WhatsApp’dan takip ediyordu. Odada üç hemşire vardı. İşleme Zafer Hoca başından sonuna nezaret ediyordu.

Normal bir kan nakli görüntüsünden pek farklı değildi aslında. İliklerin olduğu naylon poşet aynı kan nakillerinde olduğu gibi yanımdaki metal taşıyıcıya asılmış, oradan damarıma bağlanmıştı.

Yeni iliklere vücudumun tepki verip onları “yememesi” için tüm bağışıklık sistemim sıfırlanmaya çalışılmıştı. Yine de vücudumun reaksiyon verip onca emekle getirilen ilikleri yok etme ihtimali vardı tabii.

Ama şükür ki bu kötü olasılık gerçekleşmedi.

İşlem sonrası kırmızı kan (eritrosit) verilmesi gerektiğinde ortada ciddi bir belirsizlik vardı. Benim normalde kan grubum B+ idi. Donorün kanı ise A+. İlikler yerleşir ve kan üretimi başlarsa o zaman kanım donörün kanıyla aynı gruba geçiş yapacaktı. Ancak, bu zaman alan bir dönüşümdü. Hemen nakil sonrası bu tür geçiş durumlarında nötr bir kan grubu olarak 0+ verildiği de oluyordu.

B+, A+, 0+. Peki hangi grup kanın verilmesi doğruydu?

Zafer Hoca üçüncü alternatifi tercih etti. Ancak, kan verilmeye başlar başlamaz kötü oldum, başım dönmeye, içim garip olmaya başladı. Sema’ya kötü olduğumu söyleyince kan vermeyi durdurdular, başka kan grubundan da vermediler.

Çok önemli ilk aşamayı geçmiştim.

Sema elimi tuttu. Tüm gün pencereden endişeyle karlı manzarayı seyreden yorgun savaşçının gözlerinin içi gülüyordu. Geceyarısına doğru, son durumumu merak eden eski patronu Cem Boyner’den gelen telefonla o ana kadar metanetini koruyan Sema da gözyaşlarına boğuldu.

Advertisements

6 thoughts on “Veda… Ve Yeniden Doğuş.

  1. Benim gözyaşlarım okurken bile aktı.Benim güçlü arkadaşlarım bundan sonra yolunuz acık, sağlığınız afiyetiniz daim olsun.

    Liked by 1 person

  2. Ah canım Erdem’cigim…sen ve eşin ne güçlü savaşçılarsınız..
    Hayat binbir türlü acı ile dolu bir yolculuk… Yol arkadaşına benim için de sevgiyle sarıl..
    Umarım herşey geride kalmış olsun.
    Sağlıkla kal canım arkadaşım 😔

    Liked by 1 person

    1. Işıl’cım, çok teşekkür ederim. Hayatın ne getireceği hiç belli olmuyor. En değer verdiğin şeyler bir çırpıda elinden kayıp gidiveriyor. Sevdiklerimize ve sağlığımıza sıkı sıkı sarılmamız gerek. Öpüyorum.

      Like

    1. Arzu Hanım çok geçmiş olsun ve özellikle size kolay gelsin. Yapabileceğim herhangi bir şey olursa lütfen irtibata geçmekten çekinmeyin. Selamlar.

      Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s