İkinci Hafta: Dostluğa Övgü

image

Tedavi başlamıştı. Ama araştırma, öğrenme ve öğrendiklerimizi tartışma süreci tüm hızıyla devam ediyordu.

Ataköy civarında halen oturan veya oturmuş olan arkadaşlar için yakın dostum Ergiz bir WhatsApp grubu kurmuştu Haziran başında. İsmini de ÖzAtaköy koymuştuk. Bu grup zaman içinde çok yakın birkaç arkadaşımızın katılımıyla büyüdü, zenginleşti. Sosyal tarafı güçlü olmakla birlikte, bu grubun en önemli işlevi uzun bir süre benim sağlık durumumla ilgili bilgilendirme platformu olmasıydı. Ataköylü arkadaşlarım bizli veya biz olmadan her akşam 5. Kısım’daki Kavaklı Park’ta toplanıp durum değerlendirmesi yapıyorlardı. Bir gün kan ihtiyacım için seferber oluyor, ertesi gün evimle hastane arasında eşya taşımak için akşamın onunda işten çıkıp hastaneye geliyor, bir başka sefer eve profesyonel (toz, bakteri, virüs, vs. için) Hepa 13 filtresi alınması konusunda piyasa araştırması yapıyorlardı. Bu imece usülü yardımlaşma projesi seneler boyunca sürdü; aradan dört seneye yakın bir zaman geçmesine rağmen bu grup hâlâ benden sağlık durumumla ilgili rapor talep ediyor. Bana o denli ilgi, destek, şefkat ve sevgi gösterdiler ki onların hakkını hiç bir zaman ödeyemem. Böyle candan dostlarım olduğu için gurur duyuyorum.

Burada yeri gelmişken söz edilmesi gereken ikinci grup ise, Boğaz’da aynı adı taşıyan kafede kurulduğu için Sade Kahve ismini verdiğimiz WhatsApp grubu. Her biri ile liseden 35 yıldır tanıştığımız, çocukluktan gençliğe geçişi, 1980 darbesini, bilgisayarların gelişini, Atari’yi, Pink Floyd’un “The Wall”unu, Mazhar Fuat Özkan’ın “Bodrum, Bodrum”unu birlikte yaşadığım dostlarım. Hastanede en ağrılı, en depresif günlerimde bile, cep telefonumun mesaj geldiğini bildiren lir sesi beni hep gülümsetti. Okul günlerine dönmek, bitmeyen şakalaşmaları okumak beni ayakta tutan ve güldürmeyi başaran unsurlardan oldu. Onlar, Galatasaray Ruhu’nun kağıt üzerinde olmadığını her aşamada verdikleri ilgi, sevgi ve destek ile gösterdiler.

Onlara artık “Canlar” diye hitap ediyorum. Çünkü benim gözümde onlar bir kardeşten farksız.

Ağzından duygusal sözler çıkması nadir olan annem bu sevgi yumağı dayanışmayı görünce o denli etkilenmişti ki, şöyle demişti:

“Arkadaşlarının senin için yaptıklarını gördükten sonra dostluğa olan inancımı tekrar kazandım.”

Lösemi nedir? Türleri nedir? Tedavi aşamaları nelerdir? İlik nakli nedir? İlik nakli sonrası olası yan etkiler nelerdir?

Soru çoktu, cevaplar da her vaka için farklı olabiliyordu. Neticede ilk aşamada baştaki sorulara cevap bulmaya çalıştım.

Lösemi tıp dünyasının üzerine eğildiği, yeni ilaç ve tedaviler geliştirdiği bir alan olduğu için şanslıydım. 10-15 sene önceki durumdan farklı olarak alternatif yöntemler hasta hayatını uzatmış, KML gibi bazı lösemi türlerine “artık çözülmüş” gözüyle bakılmaya başlanmıştı.

Lösemi ile ilgili en önemli araştırma ve ilik merkezleri Amerika Birleşik Devletleri’ndeydi.

Merkezi Houston, Texas’ta olan MD Anderson Kanser Merkezi, bana öntanı olarak konan KML türüne “mucize ilaç” denilen Imatinib ile çözüm bulmuş, hayat beklentisini 10-12 seneye çıkarmıştı.

İlik naklinin “kâbe”si olarak adlandırılan Seattle Washington’daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi ise ilik naklinin keşfedildiği, mucidinin uzun yıllar hizmet verdiği, en fazla ilik nakli yapılan, dolayısıyla en fazla klinik çalışmanın gerçekleştirildiği merkezdi. İlginç bir tesadüf, hayatımı borçlu olduğum iki doktor da bu hastanede bir seneye yakın kalmış ve buradaki sisteme yakından tanıklık etmişlerdi.

İlik nakli önemli bir konuydu belki ama, önceliğimiz, her ne kadar güvendiğimiz doktor ve hastaneyi seçtiğimizi düşünsek de, tanıyı teyid etmekti. Eldeki tüm testleri, hemogram kan bileşenleri testi, göğüs kemiğinden alınan örnekle yapılan aspirasyon testi, leğen kemiğinden alınan biyopsi (genetik test) sonuçlarını birkaç farklı yere gönderdik. Bunlar arasında Türkiye’de ve Amerika’da ikişer uzman vardı.

Yazılı görüş ve telekonferans sonuçları aynıydı: Eldeki veriler konulan KML/ALL mutasyonu tanısı ile uyumluydu. Önerilen tedavi de ABD’deki ile aynıydı. Konusunda uzman kişilerden aldığımız bu yorumlar içimizi rahatlattı.

İkinci hafta kemoterapi yine salı günüydü, ama bu sefer gece kalmadık. Burhan Hoca ile sağlık sistemi üzerine konuşurken, konu ilik nakli konusuna geldi ve Türkiye’de ilik bankalarının yaşadıkları sorunları öğrendik. Sema’nın Boyner, benim Eczacıbaşı gruplarında çalışmış olmamız ve üst seviyede ilişkilerimiz bulunması sebebiyle faydamız olabileceğini düşündük. Finansal ve donör havuzu anlamında katkımız olabileceğini gören Burhan Hoca bizi hem kendi ilik ihtiyacımız hem de ilik bankası konusu için Gebze’deki Anadolu Sağlık Merkezi’nde (ASM) çalışan Prof. Zafer Gülbaş’a yönlendirdi. Kendisini cebinden arayıp ertesi gün için bize randevu aldı.

ASM, Gebze’de E5 Karayolu ve Gebze Körfezi arasında yer alan, bir tarafında Gebze Teknik Üniversitesi’nin geniş ormanı, öbür tarafında Kent ve Ferro Döküm şirketlerinin tesislerinin olduğu, çok geniş bir araziye kurulmuş, kar beyazı renginde ultra modern bir hastaneydi. Şehir merkezinde kurulan Amerikan Hastanesi erişim kolaylığı yaşarken, ASM de sahip olduğu geniş mekânın ferahlığının keyfini sürüyordu. Onkoloji ve Hematoloji Bölümleri hastaneye sonradan ekstra bir blok olarak eklenmiş, ilik nakli gibi ünitelerin inşaatı sırasında ASM’nin işbirliği yaptığı ABD Baltimore’daki dünyanın en iyi hastaneleri arasında yer alan Johns Hopkins’in yüksek standartları gözetilmişti.

Zafer Gülbaş ile ufak ama modern döşenmiş odasında tanıştık. İlk izlenim biliyorsunuz çok kritiktir. Benim ilk fark ettiğim şey tesadüf serisinin devam ettiği, bunun belki de bana bir işaret olduğu idi. Zafer Hoca ilk görüşmemizde benim üç sene önce nikahımda taktığım mavi desenli kravatı takıyordu. Aradan dört ay kadar geçecek, ASM’de ilik nakli için kaldığım bir buçuk aylık dönem boyunca her gün farklı bir kravatla gördüğüm Zafer Hoca benim ilik nakil günümde, inanılmaz bir rastlantıyla bilmeden yine aynı kravatı takacaktı. Rastlantılar muhtemelen hep bir mesaj içeriyordu, en azından ben hep öyle olduklarına inandım ve bu bana umut verdi.

Normalde yarım saatlik muayenelere karşılık bize bir buçuk saatin üzerinde vakit ayırdı Zafer Hoca. Bu sürenin üçte biri bana, kalanı Türkiye’deki ilik nakli konusuna ayrılmıştı. Yılda 250 üzerinde proje ile Türkiye’nin bu alandaki en tecrübeli doktoru olmasına rağmen son derece mütevazı, kendisiyle barışık bir havası vardı. Öncelikle, verdiğimiz çeşitli testlere baktı. Aynı Burhan Hoca gibi o da testleri yapanlarla iletişime geçti. Genetik testi gerçekleştiren profesör hanımı cebinden aradı. Temmuz sonu tatilde bir sahilde güneşlenirken yakaladığı Tülay Hanım’la olan samimiyeti belli oluyordu. O koşullarda dahi tatlı dili ile meramını anlattı, benim test örneğimi hatırlayıp hatırlamadığını sordu. Kanserojen hücrelerin oranının %30’ların üzerinde olduğu vakalar en ileri düzey olan blastik olarak adlandırılıyordu. Tülay Hanım benim vakamı hemen hatırladı ve kanserli hücrelerin yoğunluğu ile ilgili soruya iki metre uzakta oturan bizlerin dahi duyabileceği bir “uffff” çekerek cevap verdi. Gerçekten de benim genetik raporumdaki bazı oranlar %70’lere varıyordu. Zafer Hoca teşekkür ederek telefonu kapadı.

Bir süre sessizlik oldu.

“Size nasıl hitap etmemi tercih edersiniz?” dedim.

“Doktor Bey diyebilirsiniz” diye cevapladı Zafer Hoca.

“Doktor Bey, ilik nakli sonrası hayatta kalma şansım nedir?”

Zafer Hoca, benim direkt soruma önce tebessüm etti, sonra “%50” dedi.

Yani zorlu kemoterapi ve ilik bulma süreçlerini geçebilirsem hayatta kalma şansım %50’ye çıkacaktı. Zafer Hoca benzer sorularla sık sık karşılaşıyor olmalıydı. Bu tür oranlara da insanların tepkisi oldukça duygusal oluyordu muhtemelen. Oysa ben, %0 ve %1 gibi olasılık hesaplarından o noktaya geldiğim için “Ee, süper o zaman” dedim. Zafer Hoca’nın tebessümü tüm yüzüne yayıldı. Daha ilk dakikalardan aramızda pozitif bir elektrik oluşmuştu.

Türkiye’de ilik naklinin tarihçesi çok çarpıcıydı. Ancak, bunu ileride ayrı bir konu başlığında sizlere aktaracağım.

O perşembe günü çalıştığım şirkete gidip genel müdürüm Salih Bey ile görüştüm. Son durumu anlattım. Kişisel ilişkimizde her zaman olduğu gibi şakacı ve destek verici idi. Şirketimizde ilân edilmemiş de olsa başka iki çalışan daha kanser olmuş, ancak atlatmışlardı. Benim de lösemiyi yeneceğime olan güveni tamdı. Sigorta ile ilgili elden gelen tüm yardımların yapılması için grubumuzun sigorta şirketinin genel müdürünü ziyarete gidecekti. Gerçekten de, Eczacıbaşı Grubu’nun grup olarak arkamda durması sayesinde sigorta şirketi ile birçok formalite aşıldı. El sıkıştık, bana asansöre kadar eşlik etti, iyi şanslar diledi.

Ben gerçekten Allah’ın şanslı bir kuluydum.

Advertisements

2 thoughts on “İkinci Hafta: Dostluğa Övgü

  1. Erdem’cigim, bu konu ancak bu kadar duygusal, pozitif ve de bilimsel anlatilir. Kravat detayinin tasidigi hayata tutunma istegi, ve %50’ye verdigin “eee super o zaman” karsiligi bu satirlari okuyan herkesi o sahnede ucuncu kisi yapacak gucte. Senin ve doktorun pozitif tavri olmasa gozyaslarimi tutmam mumkun olamazdi. Bu paylasim insana sadece losemiyi degil; insana dair cok derin seyler ogretiyor ve Yunus Emre’nin essiz dizelerini hatirlatiyor: “Ilim ilim bilmektir, Ilim kendin bilmektir, Sen kendini bilmezsen, Bu nice okumaktir.” Guzel gunlerde gorusmek dilegiyle. Sevgiler, Mehmet Gerz

    Liked by 1 person

    1. Mehmet’cim,

      Bu dolu dolu satırlar için çok teşekkür ederim. Süreç uzun ve meşakkatli kuşkusuz. Ancak, senin gibi dostların varlığı ve desteği ile birçok engel aşılıyor.

      Selam ve sevgilerimle,

      Ek

      Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s