İlk Hafta: Meğer İyileşen Hastalar Bile Oluyormuş

image

Burhan Hoca’yla ertesi hafta başında tedaviye başlamak için sözleşmiştik. İlk kemoterapiler için hastanede uzun süre yatmama gerek yoktu. Dolayısıyla, ilk iki hafta bazı acil işleri halletmeyi planladım.

Haftasonu Sema ve Emre ile bir durum değerlendirmesi yaptık. Kendilerine artık “eski Erdem” olamayacağımı, kolayca yorgun düşeceğimi, günde belki iki-üç aktivite yerine tek bir tane ile yetinmek zorunda kalacağımı, alacağım ilaçlar yüzünden psikolojimin değişebileceğini, çok depresif, sinirli olabileceğimi, bazen kendilerinden çok basit şeyleri bile isteyebileceğimi söyledim. Kısaca, tedavi süresince eskisi gibi olamayacağımı, buna hazırlıklı olmalarını, sabır ve anlayış göstermelerini rica ettim.

Sema, bu analiz ve yorumlarımı daha çok baştan bir teslim oluş olarak algıladı. Oysa, kendimce okuduklarımdan çıkardığım mantıksal çözümlemelerdi bunlar. Tedavi süresince birçok kez olduğu gibi mantık ve duygu karşı karşıya gelmişti.

16 Temmuz 2013 Salı günü ilk kemoterapi seansı için Amerikan Hastanesi’ne gittik. Bir gece kaldık.

İlk iş tecrübem olan Eurotürk Bank’tan oda arkadaşım Canan’ın eşi Güven birkaç ay önce lösemi olmuş, bu bende ciddi üzüntü yaratmıştı. Internette yaptığım araştırmalar bu üzüntümü bir kat daha artırmıştı. Bir yakını ciddi bir hastalığa yakalanan birçok kişi gibi ben de kendisini aramaya cesaret edememiştim. Çünkü ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Bunun yerine düzenli olarak Canan’ı arayıp bilgi alıyordum.

Hastaneye ilk yattığım gün tesadüf bu ya, Güven de tedavi için oradaydı. Ancak, bizim odayı ziyarete geldiğinde kanındaki bir göstergenin bir türlü yeterli düzeye erişmemesi yüzünden morali bozuk olsa gerek ki “Bu tedavilerin işe yarayacağı yok, ne yaptıkları belli değil” kabilinden yorumlar yaptı. Doğrusu lösemi türü farklı da olsa, tedavide bizden aylarca önde olan birinden bu sözleri duymak moralimizi bozdu. Canan’ın ileriki dönemlerde bizi ziyaretlerinde şunu gördük: Güven’in koyu karamsarlığına karşılık Canan son derece iyimser, hayat dolu, geleceğe “güven”le bakan ve bu pozitif enerjisini çevresine yayan bir insandı. Güven’in hastalığını yenip eski hayatına dönmesinde Canan’ın olaylara bu pozitif bakışı çok önemli bir rol oynadı bence.

Güven’den biraz sonra başhemşire Kezban Hanım odaya geldi ve tedavi süreci ile ilgili detaylı bilgiler verdi. Sonraki dönemde en çok ihtiyacım olduğunda hep güleryüzüyle yanımızda olacak olan Kezban hemşire ilk tanışmamızda bir dil sürçmesi talihsizliği yaşadı. Açıklamalarının sonunda aslında moral vermek için sarf ettiği “Bazı hastalarımızın iyileşip ziyarete geldiği ‘bile’ oluyor…” cümlesi bizi tamamen dumura uğrattı.

Dil sürçmesi ile dahi olsa hayatımın bir pamuk ipliğine bağlı olduğu gerçeği bize sık sık hatırlatılıyordu.

Aradan bir seneye yakın bir süre geçtikten sonra bir gün, Sema benden sakladıkları bir gerçeği sonunda açıklamıştı. Kemoterapi için yaklaşık dört ay geçirdiğim hastanenin 18 odalı hematoloji bölümünde yedi hasta ben oradayken hayata veda etmişti. Bunlar arasında 20’li ve 40’lı yaşlarda gencecik kadınlar, koridorda yürürken karşılaştığımda selamlaştığım hastalar vardı. O ana dek gerçekleri tüm çıplaklığıyla öğrenmem gerektiğini düşünen ben, bu gerçekle aradan onca zaman geçtikten sonra yüzleşmiş olmama rağmen o denli sarsıldım ki, haftalarca kendime gelemedim. O günden beri hastalara her şeyin söylenmesinin sanıldığı kadar doğru olmadığını düşünüyorum artık.

Oysa, turist rehberliği yaptığım dönemden bu ilkenin antik dünyada Grek ve Romalılar tarafından uygulandığını hatırlıyor olmam gerekirdi.

Şöyle ki:

Asklepion Yunan Mitolojisinde sağlık tanrısı olarak bilinen Asklepios’a adanmış merkezlere verilen ad. MÖ IV. veya V. yy’da başlayan bu kült, halen doktorların etik kurallarını düzenleyen ünlü Hipokrat yemininin de doğduğu yer. Antik dünyadaki üç merkezden biri de İzmir sınırları içerisindeki Bergama’da.

Günümüzden neredeyse 2000 yıl önce altın çağını yaşayan Bergama Asklepion’unda modern tıbbın destekleyici tedaviler olarak gittikçe daha fazla önem verdiği sıcak/soğuk su/çamur terapileri, telkin, spor, müzik ve özel diyetler gibi yöntemler kullanılırmış. Hastalıkları tanrıların gazabına veya doğa olaylarına bağlayan eski anlayışa tezat, gözlem ve deneye bağlı metotlar sayesinde birçok hastaya şifa olmuş burası.

Psikoloji ve telkin ise en çok başvurulan alanmış. Daha girişte “Ölüm buraya giremez” yazısı karşılarmış hastaları. Bu “kural”ı desteklemek için ölümcül hastalar merkeze alınmaz, ölen hastalar ise diğerleri farkına varmadan gece gizlice dışarı çıkarılırmış. Ayrıca, hastalar, ışık hüzmelerinin karanlığı, kaynak suyunun şırıltısının ise sessizliği yardığı bir tünele sokulur ve tanrılara dua ederek yürümeleri istenirmiş. Hastalar bu karanlık ancak huzur veren tünelden geçerken pencerelerinden rahipler “İyileşeceksin!” diye sürekli fısıldarlarmış.

Kısaca, hastaların psikolojisine önem vermek ve moralini bozacak unsurlardan kaçınmak gerektiğine dair aldığım ders meğer bundan 2000 küsur yıl önce zaten Ege’deki tedavi merkezlerinin temel ilkelerinden biriymiş.

Advertisements

4 thoughts on “İlk Hafta: Meğer İyileşen Hastalar Bile Oluyormuş

  1. Bence ölümü hastalar değil sağlıklı insanlara hatırlatmak da dayda var. Hatta sağlıklı olup makam sahibi insanlara. Erdemciğim yine çok etkileyici yazmışsın. Sağlıklı yıllar dilerim,

    Liked by 1 person

  2. Sevgili Erdem, yazılarını okudukça seninle gurur duyuyorum.Her zamanki gibi sakin ve net ifadelerle yaşadığın süreçleri dile getirmişsin.Yaşadıklarını bir nebze anlayabildiğimi düşünüyorum. İyi ki varsın be dostum…

    Liked by 1 person

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s