Belki

Bu bir hayatta kalma mücadelesinin hikayesi. İnişli çıkışlı, bol virajlı, bazen depresif ve engebeli, bazen de bir dostluk efsanesi.

Her vaka ayrı ve kendine özel olduğu için farklı lösemi hastalarına bir yol haritası sunmak gibi iddiası da yok. Sadece, bu yoldan geçmiş birinin aklında kalanlar bunlar. Eğer tek bir insana dahi bir ilham, bir fayda sağlayacaksa, ne mutlu bana.

Dile kolay 46 sene hastane yüzü görmeden, herhangi bir ameliyatla yüzleşmeden, kan almadan ama düzenli kan vererek sürdürdüm hayatımı. Yediğime, içtiğime dikkat eder, çok düzenli olmasa da spor yapar, sigara içmez, alkolü koklayarak keyif için tüketirdim. Hiç bir ciddi rahatsızlığım yoktu. En azından öyle sanıyordum. Ta ki…

2013 yılının Haziran ayının son gününde, senelik check-up sırasında doktorun endişeyle yanıma gelip kan değerlerimde ciddi bir anormallik olduğunu söylemesine dek.

Test tekrar edildi. Bağışıklık sistemimin virüs ve mikroplarla savaşan akyuvarları, lökositler, adeta patlama yaşamıştı. Normalde 1.000-3.000 aralığında olmaları gerekirken 160.000’i aşmışlardı. Ultrasondaki dalak büyümesi ile birleştiğinde tanı çok netti. Dalak kandaki anormalliği düzeltmek için filtre görevi görüyor ve sürekli büyüyordu. Kanla ilgili bir hastalığım vardı.

Löseminin bende uzaktan yarattığı çağrışım hiç de olumlu olmamıştı hayatım boyunca. Öyle ki, hastalığı o derece ölümcül, tedavinin başarılı olma ihtimalini de o denli düşük görürdüm ki, kan arama ilanlarında lösemi hastası ibaresini görünce pek itibar etmez, “engin” bilgim ve hiç eksik olmayan pragmatizmimle daha faydalı olacağım hastaları tercih etmeye çalışırdım.

Terleme ve yorgunluk dışında herhangi bir belirti yoktu bende aslında. Beyin ise, bilinç altında bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydı. Check-up’tan önceki akşam evde film seyretmek istemiş, seçe seçe de her seyrettiğimde boğazımı düğümleyen, Noel günlerinin vazgeçilmez filmi Frank Capra’nın Şahane Hayat / It’s a Wonderful Life’ını seçmiştim.

Hani James Stewart ve Donna Reed’in başrollerini paylaştığı, üniversiteye gitme hayallerini erteleyip babasının yoksul insanları ipotekle ev sahibi yapma işini üstlenmek zorunda kalan, seneler sonra yaşadığı parasal kriz yüzünden intihar edecekken bir melek tarafından engellenen bir insanın hikayesi. Melek, “keşke hiç doğmasaydım” diyen kahramanımıza o hayatta olmasaydı kasabasında ve sevdiklerinin hayatında nelerin farklı olacağını gösterir. Film sevgi, aile ve dostluk üzerine güzel bir mesajla sona erer.

Filmi seyrederken kendimi tutamamış, bakıcımız ağladığımı fark etmesin diye yastıkla yüzümü gizlemeye çalışmıştım. Eşim Sema beni o halde görünce çok şaşırmış, ne yapacağını bilememişti.

Bir sene önceki check-up sırasında ultrasonda karaciğerde bir kütle görülmüş ve MR çekilmiş, karaciğer temiz çıkmış ama bu sefer pankreasta bir risk olduğu söylenmişti. O yaz, Sema’nın üzerinde çalıştığı önemli bir organizasyon sebebiyle bana önerilen ultrasonografiyi gereksiz yere birkaç ay ertelemiştim. O dönem son derece ölümcül olduğunu bildiğim bu kanser türüne yakalanmış olma ihtimalim beni yiyip bitirmişti. Bazen çocuk parkına gidip kızım Begüm’ü seyrederken koştuğunu hiç göremeyeceğimi düşünüp gözyaşlarına boğuluyordum.

Sonunda ultrasonografi gerçekleşmiş ve pankreas da temiz çıkmıştı. Bu operasyon öncesinde yapılan kan testi aslında lösemi sinyali vermiş, ancak, o zamanki doktorum pankreasla ilgilenirken yüksek lökosit seviyesinin ciddi olduğu konusunda beni uyarmamıştı.

Erken tanıyla bazı şeyler değişebilir miydi?

Belki…

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s